ARA
İSLAM ALİMLERİ ANSİKLOPEDİSİ

Meşhûr hadîs âlimlerinden. İsmi, Abdürrahmân bin Muhammed bin Hasen bin Hibetullah bin Abdullah bin Hüseyn bin Dımeşkî’dir. Lakabı Fahrüddîn olup, künyesi Ebû Mensûr’dur. İbn-i Asâkir diye tanınır. Dedelerinden Asâkir isminde birisi yoktur. Anne tarafından dedelerinden birisinin ismi olabileceği tahmin edilmektedir. Ancak bu aileye Asâkir denmesi ile meşhûr olmuştur. Meşhûr tarihçi Ali bin Asâkir onun kardeşidir. Annesinin ismi, Esma binti Muhammed bin Tâhir’dir. Annesi Kureyşli olup, babası Ebü’l-Berekât bin Rânî diye bilinirdi. Babası 517 (m. 1123) senesinde Mescid-i kadem diye tanınan mescidin tamirini yaptırdı. Kabri oradadır. 555 (m. 1160) senesinde doğup, 620 (m. 1223)’de, Recep ayının onunda Çarşamba günü, Dımeşk’da vefât etti. İbn-i Asâkir, asil, köklü ve faziletler sahibi bir ailedendir. Bu aile, büyük hadîs âlimleri yetiştirmiştir, İbn-i Asâkir yaşadığı asırda en büyük hadîs âlimlerinden idi. Bir önceki asırda da, iki amcası olan Sâin Hibetullah ve Hâfız Ebû Kâsım, amcasının oğlu Hâfız Ebû Muhammed bin Ebû Kâsım, onun oğlu İmâd bin Kâsım ve İbn-i Asâkir’in kardeşi Tâc-ül-Ümenâ Ahmed, hadîs âlimleri idi. Fıkıh ilminde çok yükseldi. Fetvâ işlerinde bir tane idi. Her taraftan kendisine fetvâlar gelir (dînî suâller sorulur) onlara gerekli cevapları verirdi. Hocası Kutbüddîn Mes’ûd Nişâbûrî, onu oğlu gibi severdi. Onu kızıyla evlendirdi. Bir oğlu dünyâya geldi. İsmini Kutbüddîn Mes’ûd koydu. Bu çocuk da küçük yaşta ilme çok hevesli idi. Fakat babasından önce vefât etti. Eğer yaşasaydı, ilim husûsunda babasının ve dedesinin yerini tutardı denmiştir.

Hadîs ilmini: büyük hadîs âlimi olan amcaları, Ebû Kâsım ile Sâin Hibetullah ve bir grup hadîs âliminden almıştır.

Fahrüddîn İbni Asâkir, ilk önce Azrâviyye Medresesi’nde ders verdi. Nûriyye Medresesi’nde, daha sonra Cârûhiyye Medresesi’nde hocası Kutbüddîn’in yerine ders verdi. Bu üç medrese Dımeşk’dadır. Kudüs’te Selâhiyye Medresesi’nde de ders verdi. Birkaç ay Kudüs’de, bir kaç ay Dımeşk’da kalırdı.

İbn-i Asâkir Arz-ı mukaddesteki, Askalan ve benzeri yerlere kadar olan ziyâret yerlerini dolaşırdı. Âdil bin Eyyûb onu Tekviyye Medresesi’nde ders okutmakla görevlendirdi. Bu medresede onunla beraber ders okutan zamanın büyük fıkıh âlimleri de bulunuyordu. Bu medrese, Şam’ın Nizamiyesi diye isimlendirilmişti. Derslerini verip bitirdikten sonra, Dımeşk Câmii’nde, küçük bir odaya gider, orada yalnız başına kendisini ibâdete ve kitap mütâlâasına verir, fetvâlara cevap hazırlardı. Sâdece abdest almak için dışarı çıkar, orada akan sudan abdestini alır, tekrar yerine dönerdi. İbn-i Asâkir’in yanına insanlar devamlı gidip gelirler, ondan çok istifâde ederlerdi. Yanına gelenler, onun yanında kalmaktan hiç usanmazlardı. Çünkü o, vekar sahibi, yumuşak tabiatlı ve nûrânî yüzlü idi. Otururken, kalkarken ve yürürken, devamlı Allahü teâlâyı zikrederdi. Dili Allahü teâlâyı anmaktan hiç boş kalmazdı. Pazartesi ve Perşembe günleri ikindi namazından sonra, hadîs-i şerîf dinlemek için Kubbet-ün-nesr denilen yere gelirdi. Burada, amcası, büyük hadîs âlimi Hâfız Ebû Kâsım’ın hadîs-i şerîf derslerini dinlerdi. Hadîs dersi bittikten sonra, hadîs âlimlerinden Ebû Bekr Beyhekî’nin “Delâil-ün-nübüvve”sini ve başka kitapları okuturdu. Ebû Şâme Makdisî’de onun bu derslerinde Delâil-ün-nübüvve’nin büyük bir kısmını dinlediğini söyler. Ebû Şâme şöyle devam eder O, ince kalbli olup, hislendiren şeyler anlatılınca, göz yaşları akıverirdi. Yanında acıklı ve korkulu şeyleri anlatan hadîs-i şerîfler okununca ağlar, va’zu nasihatle alâkalı hadîs-i şerîfleri zaman zaman tekrar ederdi. İbn-i Asâkir ( radıyallahü anh ), Resûlullah efendimizden önce yaşamış olan Kus bin Sâide’nin şu beyitlerini tekrar eder, okur ve ağlardı. “Evvel gelip geçenler de bizim için ibret alacak şey çoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var amma, çıkacak yerleri yoktur. Büyük, küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Şuna kesin olarak inandım ki, herkese olan (onlara gelen ölüm) bana da olacaktır.” Sultân-ı Âdil Ebû Bekr bin Eyyûb, Kâdı Zekîyyüddîn Tâhir bin Muhyiddîn’i, Şam kadılığından azledince, İbn-i Asâkir’i kadı ta’yin etmek istedi ve bunun için kendisine haber gönderdi. İbn-i Asâkir geceleyin sultânın yanına çağırıldı. Sultânın yanına gelince, sultan onu yanına oturttu. İbn-i Asâkir oturdu, fakat içi rahat değildi. Sultan kendisine yemek getirtti. Fakat İbn-i Asâkir yemeğe elini uzatmadı. Ondan hiçbir şey yemedi. Sultan, İbn-i Asâkir’den, kadılık vazîfesini kabûl etmesini istedi. Bu husûsta çok konuştu ve ısrarda bulundu. İbn-i Asâkir, istihâreye yatacağını söyledi. Hemen vazîfeyi kabûl ve red husûsunda bir fikir bildirmedi, İbn-i Asâkir’in devamlı yanında bulunan birisi, sultanın yanından çıktıktan sonra olanları şöyle anlatır: “İbn-i Asâkir, evine döndükten sonra abdestini tazeledi. Namaz kıldıktan sonra ellerini açarak Allahü teâlâya yalvarmaya başladı. Sabaha kadar göz yaşı döktü. Sabah olunca câmiye gitti. Namazını kıldı. Sahabe maksuresine gitti. Âdeti üzere orada namaz kıldı. Sonra her zaman girdiği küçük odacığa girdi. Besmele okuyarak yerine oturdu. Güneş doğarken, sultânın adamları geldi. Kendisinden kadılığı kabûl etmesi husûsunda cevap bekliyorlardı, İbn-i Asâkir kadılığı kabûl etmedi ve etmemekte ısrar etti. Fakat kadılık için Şeyh Cemâlüddîn bin Haristânî’yi tavsiye etti. Tavsiye ettiği zâta kadılık vazîfesi verildi. Fakat İbn-i Asâkir, yapılan teklifi kabûl etmediği için sultan tarafından kendisine eziyet yapılmasından korkup, oradan ayrılıp başka bir yerde yerleşmeye karar verdi. Ev eşyasını ve çoluk-çocuğunu yolculuk için hazırladı. Onun söylediklerini yazan talebeleri, Haleb tarafına doğru yola çıktı.

Sultan Âdil bu durumu öğrenince onları geri çevirdi. Böyle bir âlimin ve ilim talebelerinin oradan ayrılmasını uygun görmedi. Sultânın yakınları bu hâdise üzerine kendisine; “Senin memleketinde ve zamanında kadılık almaktan çekinen, sırf din gayreti ve dünyâya rağbet etmemesinden dolayı kadılık vazîfesini almamak için bulunduğu yerden ayrılan bulunduğu için, aslında Allahü teâlâya hamdetmelisin” dediler. Bunun üzerine Sultan Âdil, kendi adıyle bir medrese yapılmasını emretti. O medreseyi, İbn-i Asâkir’e verecekti. Fakat sultan bu medrese tamamlanmadan vefât etti. Yerine oğlu Muazzam geçti, İbn-i Asâkir’in onunla arası iyi değildi. O sultan olunca, ders okuttuğu, önce Kudüs’deki Nâsıriyye Medresesi’ni, sonra Takviyye Medresesi elinden alındı. Elinde sâdece Cârûhiyye Medresesi kalmıştı. Bu medresenin de çevresinde, medreseye yardım edecek az komşusu vardı. Medresenin ise masrafı fazla idi. Yapılan medrese tamamlanınca, Sultan Muazzam onu Kâdı Cemâl el-Mısrî’ye verdi.

İbn-i Asâkir ( radıyallahü anh ), gerek medresede ve gerekse başka yerlerde bulunduğu zaman erkenden kalkar, sabah ezanını kendisi okurdu. Kendisine birşey takdim edildiği zaman, onu yalnız yemezdi. Medresede bulunanları da da’vet ederdi. Kendisine düşmanlık edenlerin yanından geçmezdi. Niçin böyle yaptığı kendisine sorulunca günaha girmelerinden korkuyorum” derdi.

İbn-i Cevzî’nin torunu Ebû Muzaffer şöyle der. “Fahrüddîn İbni Asâkir, zühd sahibi olup dünyâya rağbet etmez, Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylere meyletmez, çok ibâdet ederdi. Kendisini ilme ve ibâdete vermişti. Güzel ahlâk sahibi idi.”

İbn-i Asâkir vefât ettiği zaman, cenâzesi çok kalabalık oldu. Namazını Sultân Azîz bin Âdil kıldırdı. Vefâtında bulunan birisi şunları anlatır: Fahrüddîn İbni Asâkir vefât ettiği günün öğle namazını kıldı. Sonra ikindi namazı vaktini sordu. Kendisine daha ikindi vaktine vakit olduğu söylendi. O zaman su istedi. Abdest aldı. Namazdaki gibi oturup: Rab olarak Allahü teâlâdan, din olarak İslâmdan, Peygamber olarak da Muhammed’den ( aleyhisselâm ) râzıyım, Allahü teâlâ bana huccetini telkin etsin. Sürçmemi ikâle etsin (gidersin), gençliğime merhamet eylesin, yalnızlığımı gidersin, dedikten sonra ve aleyküm selâm dedi. Biz o zaman, yanına meleklerin geldiğini anladık. Kendisine selâm vermişlerdi. Sonra rûhunu teslim etti. Onu Fahrüddîn bin Mâlikî yıkadı. Onun yanında kardeşinin oğlu Abdülvehhâb bin Zeyn-ül-Ümenâ ve başkaları vardı, İbn-i Asâkir hasta iken, defnedileceği yerin mülkiyetini sahiplerinden almak için çok çalıştı ve aldı. Daha hayatta iken kabrini kazdırdı. Cenâzesinde o kadar insan bulundu ki, yollar insanlarla doldu. Onun tabutunu taşıyabilecek güce sahip olan herkes geldi. Eğer Sultan Azîz bin Âdil ve askerler yol açıp insanların tabuta yaklaşmalarına mâni olmasaydılar, cenâzenin o gün kabre varıp defnedilmesi çok zordu. Hocası Kutbüddîn Mes’ûd Nişâbûrî’nin kabrinin yanına defnedildi. Kabir taşında ismi ve vefât târihi yazılıdır.

İbn-i Asâkir’in fıkıh ve hadîs ilmine dâir eserleri olup, bunlardan birisi de; “Kitâb-ül-erba’în fî menâkıb-i Ümmehât-il-mü’minîn”dir.

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) El-A’lâm cild-3, sh. 228

2) Fevât-ül-vefeyât cild-2, sh. 289

3) Şezerât-üz-zeheb cild-5, sh. 92

4) Tabakât-üş-Şâfiiyye (Sübkî) cild-8, sh. 177

5) El-Bidâye ven-nihâye cild-13, sh. 101

6) Vefeyât-ül-a’yân cild-3, sh. 135

7) Zeyl-i Ravdateyn sh. 136

ALFABETİK SIRA
HİCRÎ ASIRLAR