ARA
SORULARLA İSLAMİYET / SESLİ

Abdullah-i Süveydi hazretlerinin, Molla başı ile konuşmasına devam edelim:
Molla başı dedi ki:
-Kendisine, Bahrülilm adını nasıl yakıştırmış? İlimden hiç haberi yoktur. Ona, imam-ı Alinin birinci halife olacağını gösteren iki vesika versem, cevabını bulamaz. Yalnız o değil, Ehl-i sünnet alimlerinin hepsi bir araya gelse, bir şey söyleyemezler, dedi.
Öyle cevap verilemeyecek delilleriniz nedir, dedim.
-Önce, size sorarım ki, Hazret-i Peygamber, Ali ibni Ebi Talib için (Musa’nın yanında Harun nasıl idi ise, sen de, benim yanımda öylesin. Yalnız, şu fark var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir) buyurdu. Bu hadisi, siz de bilirsiniz, dedi.
-Evet. Hem de meşhurdur, dedim.

-İşte bu hadis, Hazret-i Peygamberden sonra, imam-ı Ali’nin halife olacağını gösteriyor, dedi.
-Nasıl gösteriyor, dedim.

-İmam-ı Ali’nin Peygamber yanındaki yeri, Harun’un Musa yanındaki yeri gibi gösteriliyor. Yalnız (Ancak benden sonra Peygamber gelmez) diyerek, burada ayrıldığı bildiriliyor. Bunun için, Hazret-i Ali’nin, birinci halife olması lazımdır. Harun’un eceli gelmeseydi, Musa’dan sonra, halifesi olurdu, dedi.
-Sözünüzden açıkça anlaşıldığına göre, mantık bilgisinde, bu sözlerden genel hüküm çıkar imiş. Genel olduğunu neresinden çıkarıyorsunuz?

-İstisnalarda, izafet, genel mana bildirir.
-Harun aleyhisselam, Musa aleyhisselam gibi Peygamber idi. Halbuki, Hazret-i Ali’nin, önce de, sonra da Peygamber olmadığını siz de biliyorsunuz. Bundan başka, Harun aleyhisselam, Musa aleyhisselamın öz kardeşi idi. Halbuki Hazret-i Ali, Resul-i ekremin öz kardeşi değildir. Genel olan şeyin ise, istisna ile ayrılması, mantık ilminde, zan gösterir. Onun için, sözün hükmünü, manasını, bir menzile, bir yer için aramak lazım olur. Bunun için de, hadis-i şerifteki menzile kelimesinin sonundaki (t) harfi, bir tek manasını bildiriyor. (Harun’un yerinde) izafeti, izafetlerin çoğunda olduğu gibi, izafet-i ahdiyyedir. Yani genel mana bildirmez. (Ancak) kelimesi de (Fakat) demektir. O halde, sözün manası, kati değil zanni oldu. Böyle sözlerde, belli olmayan bir şey, başka bilgiler yardımı ile anlaşılır. Yani (menzile) ile (Harun) arasındaki bağlantı, Harun’un yalnız, beni İsrail için halife olduğunu gösterdiği gibi, Hazret-i Alinin de Tebük gazasında Medine-i münevverede halife bırakıldığını gösterir, dedim.

-Halife bırakmak, onun üstün olduğunu bildiriyor. Birinci halife olması lazım gelir, dedi.
-Öyle ise, Abdullah ibni ümm-i Mektumun da halife olması lazım gelir. Çünkü, Resul-i ekrem Onu ve başkalarını da, Medine-i münevverede, halife, yani kendi yerine vekil bırakmıştı. Şu halde, halifelikte birinciliği, buna ve başkalarına vermeyip de, Hazret-i Ali’yi, ayırmanızın sebebi nedir? Bundan başka, yerine vekil bırakılmak, üstünlüğe sebep olsaydı, Ali (Beni kadınlarla, çocuklarla, zavallılarla birlikte mi bırakıyorsun?) diyerek üzülmezdi. Fahr-i âlem efendimiz de, Ali’nin gönlünü almak için (Sen benim yanımda Harun’un Musa yanındaki yeri gibi olmayı beğenmiyor musun?) buyurmazdı, dedim.

-Ehl-i sünnetin üsul bilgisine göre, sebebin ayrı olmasına değil, sözün genel olmasına bakılır.
-Vesika olarak, sebebin ayrı olmasını ele almıyorum. Ancak, hadis-i şerifteki, belli olmayan bir şeyin, yalnız, (Hususi) olduğunu gösteren bir işaret olduğunu söylüyorum, dedim. Sustu.
Bundan başka, bu hadis-i şerif, zaten senet olarak gösterilmez. Çünkü, sözbirliği ile bildirilmiş değildir. Kimi sahih, kimi hasen, kimi de zayıf hadisdir, dedi. İbnülcevzi ise, mevdu olduğunu bildirmektedir. [Ebülferec Cemaleddin hafız Abdurrahman bin Aliyyülcevzi büyük hadis alimidir. 508 de Bağdadda tevellüd, 597 [m. 1201] de orada vefat etti. Yüzden fazla kitap yazdı. Mugni adındaki tefsiri meşhurdur.] Bununla, imam-ı Ali’nin birinci halife olması, nasıl anlaşılır ki, delilin meşhur nass olması lazımdır, dedim.

-Evet öyledir. Delilimiz, yalnız bu değildir. (Ali’ye, müminlerin emiri olarak selam veriniz) hadisi delildir. Bundan Ali’nin Peygamber olduğu anlaşılmasa bile, birinci halife olmasına diyecek yoktur, dedi.
-Bu hadis-i şerif, bizce mevdudur. Ehl-i sünnet alimlerinin kitaplarında, böyle bir sahih hadis yoktur, dedim. Düşündü. Birdenbire:

-Başka bir delil söyleyeceğim ki, manasını çevirmeye imkan yoktur. (Geliniz! Çocuklarınızı ve çocuklarımızı çağıralım!) âyeti delilimdir dedi.
-Al-i İmran suresinin altmışbirinci âyeti olan bu âyet-i kerime, nasıl delil olur dedim.

-Necrandan, hıristiyanlar, Medine’ye gelip inanmayınca, Resulullah bunlara, (Gelin, içimizden yalancı olana, Allah’tan lanet isteyelim) buyurdu. Ve Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyni alıp meydana çıktı. Duaya çıkan, çıkmayanlardan elbet daha üstündür, dedi.
-Bu dediğiniz, menkıbedir. Üstünlüğü göstermez. Çünkü Eshab-ı kiramdan herbirinin bir menkıbesi vardır ki, başkalarında bulunmaz. Tarih okuyanlar, bunu iyi bilir. Bundan başka, Kur’an-ı azimüşşan arabi dil ile indi. Mesela, iki aşiret arasında harp başlamak üzere iken, biri (Ben aşiretimdeki yiğitleri alıp çıkacağım. Sen de seçilmiş, kahramanlarını alıp çıkmalısın) dese, bu söz, ikisinin de aşiretinde, meydana çıkanlardan başka, yiğit adam bulunmadığına delil olamaz. Duada, akraba ve yakınları ile birlikte bulunmak kalbin kırıklığı ve duanın çabuk kabul olması içindir, dedim.

-Bu, sevgisinin çokluğunu gösterir, dedi.
-Bu cibilli, tabii, yaratılışta bulunan bir sevgidir. İnsanın kendi kendini, çocuklarını sevmesi gibidir. Bunda üstünlük aranmaz, dedim.

-Başka bir şey daha var. Peygamber Hazret-i Ali’yi kendisi ile beraber saymıştır dedi.
-Sen daha, üsul ilmini ve belki de arabiyi bilmiyorsun! Delil sandığın (enfüs) kelimesi, cemi kıllettir. Cem olan (na) ya bağlanmıştır. Cemin cem karşısında bulunması ise, birlerin binlere bölünmesine sebep olur. Mesela bölük bindi demek, bölükteki erlerin hepsi atlarına bindi demektir. Birden çok olana cem denir. Nur suresinin yirmialtıncı âyeti olan (Bunlar onların dedikleri gibi değildir) kelamında, Hazret-i Âişe ile Safan bildirilmektedir. Bunun gibi, Tahrim suresinin dördüncü âyetindeki (kalbleri), cem olduğu halde, mantık ilmine göre, ikiyi gösteren zamire bağlanınca iki kalb olmuştur. Bunlar gibi Hasan ve Hüseyin için cem olarak (çocuklarımız) ve Hazret-i Fatıma yalnız bulunduğu halde, cem halinde (kadınlar) denilmesi, mecazdır. Bu âyet-i kerime, eğer, Hazret-i Ali’nin birinci halife olacağını gösterseydi, Hasan, Hüseyin ve Fatıma hazretlerinin de, sıra ile halife olmaları lazım olurdu. Halbuki, Hazret-i Fatıma halife olamaz, dedim.

-Benim bir delilim daha var. Maide suresinin ellibeşinci âyetinde mealen, (Elbet, sizin veliniz, sahibiniz, Allahü teâlâ ve Onun Resulü ve iman edenlerdir) buyuruldu. Tefsir alimleri sözbirliği ile bildiriyor ki, Hazret-i Ali namazda iken, bir fakire yüzüğünü sadaka verince, bu âyet-i kerime nazil oldu. Âyet-i kerimedeki (inne-ma) yalnız o demektir. Yani, ona mahsustur. Veli kelimesi de, tasarrufa, idareye en elverişli demektir, dedi. Ve, siz Sahabe-i kiramı nasıl bilirsiniz? dedi.
-Adil, özü, sözü doğru biliriz dedim.

-Kur’an-ı kerimdeki pek çok âyetler, Eshabı azarlamaktadır dedi. Münafık olduklarını, Resulullaha, elem, acı verdiklerini bildiren âyetler çoktur. Mesela, Tevbe suresinin ellidokuzuncu âyeti ve Mücadele suresinin sekizinci âyeti ve Münafıkun suresinin birinci âyeti ve Muhammed suresinin onaltıncı ve yirmi ve yirmidokuzuncu ve otuzuncu âyetleri bunlardandır, dedi. Bundan başka, Tevbe suresinin yüzikinci âyeti ve Feth suresinin onbirinci ve onikinci ve onbeşinci âyetleri ve Hucurat suresinin dördüncü âyeti gösteriyor ki, Medine’de bazı münafıklar o kadar gizli çalışıyorlardı ki, ahaliye değil, Fahr-i âlem efendimize bile sezdirmiyorlardı. Enfal suresinde, (Resulullaha karşı gelenler, meşhur Bedir gazasından cayarak, düşmanı görmeden önce geri dönenler, müminlerin, canlarına minnet bildikleri o günün şerefinden kaçanlar, hep onlardır) buyuruluyor. Bunun içindir ki, gizli şeyleri bilen Allahü teâlâ, Enfal suresinin altıncı âyetinde münafıkların kötü niyetlerini açığa çıkarmaktadır. Huneyn gazasında kaçanlar ve çok sayıda olmalarına güvenerek, Al-i İmran suresinin onuncu ve yüzonaltıncı âyetlerinin inmesine sebep olanlar, yine bu münafıklardandır. Bunlar, Uhud faciasında, Fahr-i kâinat hazretlerini düşmanların eline bırakıp dağa kaçtılar. Mübarek yüzünün yaralanmasına ve iki dişinin şehid olmasına ve kısraktan düşmesine sebep oldular. Hatta yardım istediğinde, duymazlıktan geldikleri için, Al-i İmran suresinin yüzelliüçüncü âyet-i kerimesi ile, Allahü teâlâ tarafından azarlandılar. Tebük’teki meşhur hareketlerinden dolayı da, Tevbe suresinin otuzdokuzuncu âyet-i kerimesi ile tekdir ve tehdid edildiler.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Hazret-i Peygamberin Eshabı isyan ederler, Ona karşı gelirlerdi. Firar ettiklerini bildiren âyet-i kerime, birkaçının değil, hepsinin kaçtığını göstermektedir. Çünkü, Tevbe suresinin kırküçüncü âyeti, azaplarını ve azarlandıklarını açıkça bildirmektedir. Fahr-i alem, onların geri dönmelerine izin verdiği için, Tevbe suresinin kırk dördüncü âyet-i kerimesi ile, o Nebiy-yi zişanın da azarlanmasına sebep oldular. Bunlardan başka, hicretin beşinci yılının onbirinci ayındaki Ahzab yani Hendek gazasında, Ahzab suresinin onüçüncü ve onbeşinci âyetleri ile ve daha nice âyetlerle tekdir edildiler ve kötülendiler. Böyle kimselere nasıl olur da, adil denir? Onların işleri ve sözleri, din işlerinde nasıl senet olur? Onlara inanmak, güvenmek, akla da, ilme de uygun değildir dedi.

-Eshab-ı kiramı kötülemek için, vesika olarak bildirdiğin âyet-i kerimelerin hepsi, münafıklar için gelmiştir. Bunda, kimsenin şüphesi yoktur. Hatta, Şiiler de, böyle olduğunu sözbirliği ile söylemektedir. Münafıklar için geldikleri bilinen bu âyet-i kerimeleri, âyetler ile meth-u sena edilen Eshab-ı kirama bulaştırmaya kalkışmak, böylece, O büyükleri lekelemek istemek, adalete ve insafa sığmaz. Önceleri, münafıkların sayısı çoktu. Sonra, azalmaya başladı. Fahr-i âlem efendimizin, ömr-ü şerifinin sonuna doğru, münafıklar, doğru olan müminlerden ayırt edildi. Allahü teâlâ, Al-i İmran suresinin yüzyetmişdokuzuncu âyet-i kerimesi ile, tayyıbleri habislerden ayırt eyledi. Resulullah efendimiz hazretleri, (Ocaktaki ateş, demiri, pislikten ayırdığı gibi, Medine de, insanların iyisini, kötüsünden ayırıyor) buyurdu. [Yani demircilerin kullandığı ocak, yüksek fırınlar, demirdeki curufu, gang denilen kötü maddeleri ayırdığı gibi, Medine şehri de, insanların kötüsünü iyisinden ayırır buyurdu.] Bunun için münafıkları bildiren âyet-i kerimeleri Eshab-ı kirama yüklemek, nasıl doğru olur? Al-i İmran suresinin yüzonuncu âyetinde mealen, (Siz ümmetlerin en hayırlısı, en iyisi oldunuz) buyuruldu. Bu âyet ile, Allahü teâlânın meth-u sena buyurduğu kimseler, nasıl olur da, münafıklarla bir tutulur?

Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, birçok âyet-i kerime ile övdü. Tevbe suresinin ellidokuzuncu âyetinin (Havaric) kabilesinin reisi (İbni zil Huvaysıra bin Zuheyr) için geldiğini bütün tefsirler yazıyor. Bu âyet-i kerimeyi Sahabe-i kirama yüklemek, ilim adamına yakışmaz. Buhari-yi şerif kitabında, bunu açıklayan yazıları burada söylemek yerinde olur. Ebu Said-i Hudri diyor ki, Resulullah efendimizin yanında idim. Mübarek nurlu yüzünü görmekle lezzet alıyordum. Kendisi, Huneyn gazasında kâfirlerden alınan ganimet mallarını dağıtıyordu. Beni Temim aşiretinden Huvaysıra kapıdan içeri girdi. (Ya Resulallah! Adaleti gözet!) dedi. Resulullah (Sana yazıklar olsun! Ben adalet yapmazsam, kim yapar? Adalet üzere olmasaydım, çok zarar ederdin!) buyurdu. O sırada, Eshab-ı kiramdan Ömer-ül-Faruk ayağa kalkıp, (Şu cahili öldürmeye müsaade buyur) dedi. (Bırakınız! Çünkü, bu adamın arkadaşları vardır. Sizin gibi namaz kılarlar. Sizinle birlikte oruç tutarlar, Kur’an-ı kerim okurlar ise de, Allahü teâlânın kelamı boğazlarından aşağı inmez. Bunlar, ok yaydan çıktığı gibi, dinden dışarı çıkarlar. Okuna ve hedefe ve şişeye bakınca, hiçbirini göremez. Halbuki, ok şişeye varmış, delmiş, kanı akıtmıştır. Bunların içinde bir kimse olacaktır ki, rengi siyahtır. İki kolundan biri hayvan memesi gibidir. Durmadan damlar) buyurdu. Ebu Said-i Hudri diyor ki, Hazret-i Ali halife iken, haricilerle muharebe etti. Esirler arasında, böyle bir adam gördük. Tam, Resulullah efendimizin bildirdiği gibi idi. Bu âyet-i kerimenin inmesine sebep, münafıklardan Ebülhavat adında birisinin (Ey arkadaşlar! Sahibinize niçin bakmıyorsunuz! Size mahsus olan eşyayı, koyun çobanlarına vererek adalet yaptığını göstermek istiyor) demesidir denildi.

Mücadele suresinin sekizinci âyeti de, Yahudiler ve münafıklar için inmiştir. Çünkü bunlar, müminlerden gizli olarak, aralarında toplanır ve göz, kaş işaretleri ile, Eshab-ı kiramı aldatmaya çalışırlardı. Müminler, bunların başlarına ağır bir felaket geldiğini, acılarını kimseye duyurmamak için gizli konuştuklarını sanarak bunlara acırlardı. Fakat, böyle gizli konuşmaların uzun zaman sürmesi, bunların içlerini ortaya çıkardı. Eshab-ı kiram, kötü niyet ile yapılan bu gizli toplantılara son verilmesi için, Fahr-i âlem efendimize şikayet ettiler. Böyle toplantılara son verilmesini emr buyurdu. Fakat, münafıklar dinlemedi, hıyanetlerine devam ettiler. Bunun üzerine, Mücadele suresinin sekizinci âyetinde, mealen (Gizli toplantı yapmaları yasak edilenleri görmedin mi? Bunlar, yasak edildiği halde, yine gizli toplandılar. Günah, düşmanlık ve Resulullaha karşılık için toplanıyorlar) buyuruldu. Bunların yasak emrini dinlemeyip, yine toplanmaları, Resulullaha karşı gelmektir.

Mücadele suresinin sekizinci âyetinde mealen, (Sana selam verdikleri zaman, Allah’ın, seni selamladığı gibi vermiyorlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerimede Yahudiler azarlanmaktadır. Yahudiler, Resulullahın yanına geldikleri zaman, (Size selam olsun) yerine, (Size sam olsun) derlerdi. Resulullah da (Size de olsun!) buyururdu. Emin olmak, korkusuz olmak demek olan selam yerine, ölüm demek olan sam derlerdi. Böylece, yaratılmışların, geçmiş, gelecek bütün insanların en üstünü olan Fahr-i kainatı aldatacaklarını sanırlardı. Kendisinden ayrıldıktan sonra, aldattıklarını, eğer gerçekten Peygamber olsaydı, bu kötülüklerinden dolayı, kendilerine azap gelmesi lazım olduğunu söylerlerdi. Bunun içindir ki, bu âyetin sonunda, (Hesaplarının sonu Cehennem azabıdır) buyuruldu. (Buhari) kitabında diyor ki, Yahudiler, Peygamber efendimizin huzuruna geldikleri zaman, kötü adetlerine göre, şüpheli, bozuk selamlarını söylerlerdi. Hazret-i Âişe bunu anlayıp öfkelendi. Resulullah efendimiz, öfkelenmenin yeri olmadığını, (Size de olsun!) dediğini, duasının kabul buyurulduğunu söyledi.

Münafıkun suresinin birinci âyetinde, (Münafıklar, sana geldiği zaman) kelamı, Abdullah bin Selul ve arkadaşlarını göstermektedir. Eshab-ı kiram ile hiçbir alakası yoktur.

Muhammed suresinin onaltıncı âyetinde mealen, (Onlardan, seni dinleyenler, yanından çıktıkları zaman...) buyuruldu. Bu âyet-i kerime de, münafıklar için gelmiştir. Münafıklar, Resulullahın yanında bulunup, sözlerini işitirler ise de, anlamak istemezlerdi. İmam-ı Mukatil [Belhlidir. 150 de Basra’da vefat etti] tefsirinde diyor ki, Resulullah hutbede, münafıklara nasihat verirken, onlar anlamazlıktan gelerek, Abdullah ibni Abbas’dan sorarlar, (Bu ne demek istiyor) derlerdi. Abdullah ibni Abbas, bazen bana sorarlardı diye, bunu haber veriyor. Adalet sahibi olan Allahü teâlâ, sadık olan, canla başla hizmet eden müminleri, münafıklardan ayırarak, Muhammed suresinin onaltıncı âyetini gönderdi. Bu âyet-i kerimede mealen, (Onların kalblerini Allah mühürledi...) buyuruldu. Eshab-ı kiramı da, bundan sonraki âyet-i kerimede hidayet ve necat ile müjdeledi. Said bin Cübeyr diyor ki, Muhammed suresinin yirminci âyetinin, (Kalblerinde hastalık olanları gördün) meali, münafıkları açıkça göstermektedir. Çünkü, üç türlü kalb vardır: Biri, müminin kalbidir. Temiz ve sevgi ile Allahü teâlâya bağlıdır. İkincisi kâsi ve ölü kalbdir. Kimseye acımaz... Üçüncüsü, hasta olan gönüldür. Hastalık, münafıklık hastalığıdır. Allahü teâlâ, bu üç kalbi de, Hac suresinin ellibirinci âyetinde bildiriyor. Bu üçden, ikisi azaptadır. Biri, kurtulucudur. Müminin kalbi selimdir. Allahü teâlâ, kalb-i selimi meth ve sena buyuruyor. Şüara suresinin seksensekizinci âyetinde mealen, (O gün, mal ve çocuklar fayda vermez. Yalnız, kalb-i selim ile gelen faydalanır) buyuruldu.

Beni Anber kabilesi kâfirdi. Bunları, Eshab-ı kiram hazretlerinin sırasına koymak, akıl ile de, ilim ile de pek yanlıştır.

Bedir gazasına gelince, sizin de, bizim de, kitaplarımızda açıkça bildirildiği üzere, Enfal suresinin birinci âyetinde bildirildiği gibidir.

Huneyn gazvesindeki dağılmak da, kaçmak değildir. Bir tedbir, bir harp oyunu idi. Her savaşta, ilerleme olduğu gibi, bazen çekilme de olur. Bununla beraber, bu dağılanlar, Eshab-ı kiramın büyükleri değildi. Birkaç ay önce, Mekke’nin fethinde, azat edilmiş olan esirlerdi. Sonunun zafer olacağı belli idi. Hatta bu çekilmenin zafere yol açtığı, Tevbe suresinin yirmialtıncı âyetinin, (Sonra, Resulüne ve müminlere sekine indirdi) meal-i şerifi ile bildirilmektedir. Resulullah bunu bildiği için, o gün dağılanlara, sonra hiçbir şey söylemedi. Hiçbirine darılmadı. Bizim dil uzatmamız, doğru olur mu? Şii fırkasının alimlerinden Ebülkasım şiinin (Kitabüşşerayı) risalesinde (Ölüm ve helak tehlikesi olduğu zaman muharebeden kaçmak caizdir) denildiğine göre, Huneyn gazasında çekilen Eshaba dil uzatmamak lazım gelmez mi?

Uhud gazasındaki firar ise, yasak edilmeden önce idi. Allahü teâlânın bunları af buyurduğu, Al-i İmran suresinin yüzellibeşinci âyetinde bildirilmektedir.

Al-i İmran suresinin yüzelliüçüncü âyet-i kerimesinden önceki (Allah sizi af etti) mealindeki müjdenin, bu sonraki âyete bağlı bulunduğunu her tefsir bildirmektedir.

Tevbe suresinin otuzsekizinci âyetinde mealen, (Ey iman edenler! Cihada gidiniz denildiği zaman, size ne oldu?) buyuruldu. Bu meal, Eshab-ı kiramı kötülemek, azarlamak değildir. Gevşek davrandıkları, kendilerine haber verilmektedir. Hepsine bildirilmektedir. Bunların arasından Hazret-iAli’nin ayırt edileceği bildirilmemiştir, dedim.

Molla başı söz alıp:
-Hilafetinin kabulünde anlaşmazlık olan kimsenin halife olması doğru olur mu? Beni Haşim, Eshab-ı kiramın büyüklerinden idi. Halifeyi, uzun zaman sonra zor ile kabul etmişlerdi. Böyle halife kabul edilir mi?
-Hazret-i Ebu Bekir’in halifeliğini bütün Sahabe, sözbirliği ile kabul etti. İnat etmeyen herkes bunu böyle bilir. Hazret-i Ali ile yanında bulunan birkaç Sahabinin, sonra biat etmeleri, kabul etmediklerinden değildi. Kendileri çağrılmadığı, seçimde bulunmadıkları içindi. Zaten, birkaç kişinin ayrı kalması, çoğunluğun seçmesini değiştiremezdi. Değiştirseydi, Hazret-i Ali’nin halife olduğu, halife seçildiği zaman değiştirirdi ve onun halifeliği doğru olmazdı, dedim.

Başka söze başladı.
-Kıyamet günü, her Müslümana dünya ve ahiret işlerinden sorulacağı gibi, Ali’yi ve çocuklarını sevmesinden sorulacağını gösteren hadis-i şeriflere ne dersiniz? Çünkü, Ali bin Muhammed ibni Sabbağ-ı maliki (855 [m. 1451] de vefat etti) (Füsulül-mühimme) kitabında, Elmenakıb kitabından alarak diyor ki, İbnil-Müeyyed’den işittim. Bir gün, Ebu Büreyde, Resulullahın yanında oturuyordu. Ebu Büreyde diyor ki, Resulullah efendimiz, (Ruhum yed-i iktidarında bulunan Allahü teâlâya yemin ederim ki, kıyamet günü, insanlardan ilk sorulacak şey, ömrünü ne ile geçirdin, bedenini, ne yaparak eskittin, malını nereden kazandın ve nerelere verdin ve Resulümü sevdin mi, soruları olacaktır) buyurdu. Yanımda bulunan Hazret-i Ömer, sizi sevmenin alameti nedir ya Resulallah, dedi. Mübarek elini, yanında oturan Hazret-i Ali’nin başına koyup, (Beni sevmek, benden sonra bunu sevmektir) buyurdu. Yine bu kitapta diyor ki, Hazret-i Ali (Vallahi Nebiyy-i ümmi efendimiz, beni sevenlerin mümin olduklarını, sevmeyenlerin ise, münafık olduklarını bildirdi) dedi. İşte, kıyamet günü, sevgisi herkesten sorulacak, bir zat, acaba başkalarından daha üstün ve halifelik, başkalarından ziyade kendisinin ve çocuklarının hakkı olmaz mı, dedi.

-Maliki dediğin İbni Sabbağ maliki mezhebinde değildir. Kitapları, yazıları gösteriyor ki, Şii itikadındadır. (Harezm odunu) olarak meşhur olan ibni Müeyyedin de, Şii olduğunu bütün âlimler bildirmektedir. Zaten başka vesika aramaya hacet yok. Şiilerden bazısı, hadis-i şerifleri değiştirip büyük bir hadis âliminin ismini koyuyor. Böyle yalanlarla, Müslümanları aldatmaya çalışıyor. Kitaplarda, doğrusu yazılı olan bir hadis-i şerifi, böyle değiştirerek, başka türlü bildiren kimsenin bir yalancı olduğu meydandadır. İşte, bu hadis-i şerifin doğrusunu, imam-ı Muhammed bin İsa Tirmizi (209 da doğup, 279 [m. 892] da vefat etti) şöyle bildiriyor: (İnsana, kıyamet günü dört şeyden sorulacaktır. Ömrünü ne ile geçirdiği, ilmini ne yaptığı, malını nereden kazandığı, cismini ne ile eskittiği sorulacaktır.) Taberani de, bu hadisi bildiriyor ise de, son cümlesi yerinde, gençliği ne ile geçirdiği yazılıdır. İşte, hadis-i şerifin doğrusu böyle bildirilmiştir. İçinde, Ehl-i beyti sevmek ve Hazret-i Ömer’in adı yoktur. Bundan anlaşılıyor ki, İbni Sabbağ ile ibni Müeyyed yalan söylemişlerdir. Bununla beraber, burada, halifeliği anlatan hiçbir şey yoktur. Bu hadis-i şerife doğru desek bile, olsa olsa, Ehl-i beyti sevmeyi göstermektedir. Ehl-i sünnet mezhebi de, Ehl-i beytin hepsini, herbirini, bulundukları mevkılerine göre, az veya aşırı olmayarak sevmeyi emretmektedir. Ehl-i sünnet olmak için, Ehl-i beyti, şanlarına uygun olarak sevmek lazımdır. Siz ise, bunları sevmeyi anlatmak için İslamiyet’e uymayan öyle şeyler bildiriyorsunuz ki, kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse, böyle şeyler söyleyemez. Mesela (Ali’yi sevene hiçbir günah zarar vermez) diyorsunuz. Bunun gibi, hadis de uyduranınız var. Mesela, Peygamber efendimize, (Ali’nin şiasına kıyamet günü, ne küçük günahtan, ne de büyük günahtan sorulmaz. Onların kötülükleri, iyiliğe çevrilir) buyurdu diyerek iftira eden kimseye inanılır mı? İbni Babeveyh uydurup (İbni Abbas buyuruyor ki) diyerek, Peygamber efendimizin güya (Allah Ali’yi sevenleri Cehennemde yakmaz) dediğini söylüyor. Yine (Ali’yi seven bir kimse, Yahudi veya hıristiyan olsa bile Cennete gireceklerdir) sözlerine, hadis diyerek herkesi aldatıyor. Böylece, uydurma sözleri, hadisdir diyerek, Resulullah efendimize iftira etmek haksızlık değil midir?

[Ebu Cafer bin Babeveyhin kendi adı Muhammed bin Alidir. Şiilerin dört meşhur Fıkıh ve tefsir adamından biridir. Bir tefsiri ve imamiyyenin çok kıymet verdikleri Fıkıh kitabı vardır. Horasanda doğdu, 381 [m. 991] de öldü].

İftira yapmak, İslamiyet’e de, akla da uymuyor. Allahü teâlâ, Nisa suresinin yüzyirmiüçüncü âyetinde, mealen (Kötülük yapan, bunun cezasını bulacaktır) buyuruyor. Zilzal suresinin son âyetinde mealen, (Zerre ağırlığı kadar kötülük yapan, bunun cezasını görecektir) buyuruldu. Haksız iftiralar yapmak, bu âyet-i kerimelere uymuyor.

Bunlardan başka Ehl-i beyti sevmek, bir ibadettir. Bunun kıymetli olması için, bütün ibadetlerde olduğu gibi, önce iman sahibi olmak lazımdır. Enbiya suresinin doksandördüncü âyetinde mealen, (Mümin olan kimsenin yaptığı iyi işler..) buyuruldu. Yahudi ve hıristiyan gibi, iman şerefine kavuşmamış kimselerin, yalnız Ehl-i beyti sevdikleri için Cennete gireceklerini söylemek ve küçük ve büyük günahların, bunların sevgisi ile, iyilik, sevap şekline döneceklerine inanmak, İslamiyet’e uygun değildir. Şii kitaplarında da yazıyor ki, Ali efendimiz kendi ehl-i beytine her zaman, (Soyunuza güvenmeyiniz! İbadet ve taat yapmaya devam ediniz! Allahü teâlânın emirlerini yapmaktan zerre kadar sapmayınız!) buyururdu. Senin yukarıdaki sözlerin, Hazret-i Ali’nin bu nasihatine ve buna benzeyen daha nice haberlere uymadığı için, hiç kıymeti olmaz. Dünya ve ahiret saadetlerinin ele geçmesi için ve dünya işlerinin düzgün gitmesi için, herkesi günah ve yasakları işlemekten korkutmak, vazgeçirmek lazım iken, (günahlar, sevap haline dönecektir) demek, taban tabana zıt oluyor. Bu söz, kötü kimseleri ve hatta şiileri kötülük, günah ve çirkin işleri yapmaya sürükler. Böylece dini yıkar. Biraz aklı olan kimsenin, bu sözlere inanmak şöyle dursun, dönüp bakmayacağı meydandadır, dedim.

Bu sözümden sonra, toplantıda bulunanlar, hazırlanmış olan suallerin sorulup, cevap verilmesini istediler. Fakat, Şiilerden birkaçı, molla başıya, farisi dil ile (Bu adamla çarpışmaktan sakın! Çünkü, deniz gibi, derin bir âlimdir. Sen ne kadar vesika ileri sürdünse, o da cevabını vererek susturdu. Sonra olabilir ki, şerefin ve kıymetin bozulur) dediler. Bunun üzerine, molla başı bana bakarak güldü. Dedi ki:

-Sen, üstün bir âlimsin. Bunlara ve her şeye cevap verebilirsin. Fakat, Buharalı Bahrulilm sözlerime cevap veremez.
-Söze başlarken, Ehl-i sünnet âlimlerinin size cevap veremeyeceklerini söylemiştiniz. Beni konuşturmaya mecbur eden, bu sözünüzdür, dedim. (Hucec-i katiyye)