ARA
SORULARLA İSLAMİYET / SESLİ

Talebem iyileşti

Haber aldım, Muhammed iyileşmiş,
Yine okuluna gelmek istemiş.

Sağlık haberine pek çok sevindim,
Yarın sabah gelsin okula dedim.

Zayıflığını düşünmeyip gelsin,
Ders yapmasa da gezip eğlensin.

O gece gözüme uyku girmedi,
Gönül cefa çekti, sefa sürmedi.

Garip gönül uyumadan bekledi,
Talebem ve mürşidim Muhammed’i.

Sabah olsa acep çıkıp gelir mi?
Kölesini gamdan azat eder mi?

Görür müyüm o nur hazinesini?
İşitir miyim yine güzel sesini?

Şu kara bahtım gider hep tersine,
Korkarım beni mahzun bırakır yine.

Kem talihim gözlerimi yaş eder,
Denizi kurutur, yazı kış eder.

Yarın neler olur, kimse bilemez,
Bir aksilik çıkar belki gelemez.

Hak takdir etmişse, engel olunmaz,
Ne yapsan, ne etsen çare bulunmaz.

Duâ ediyorum kavuşmak için,
Yarın sabah vakti buluşmak için.

Yalvardım sabaha kadar Allah’a,
Muhammed’e kavuştursun bir daha.

Hiç ümit kesmedim Cenab-ı Haktan,
İsteyene verir, yaratır yoktan.

Sabah oldu güneş doğdu zemine,
Muhammed oturdu gelip yerine.

Kavuştum mürşidim Muhammed’ime,
Şükürler eyledim yüce Rabbime.


Bir teveccüh

Dedim: “Muhammed’e ey mâh-ı enver,
Sözün, paslı kalbi eder münevver.

Ledün ilmini senden öğreneyim,
Sohbet nimetiyle şerefleneyim.”

Evet” dedi, maksadıma kavuştum,
O nurla, tenha bir yerde buluştum,

Bakışını bir ok gibi sapladı,
Yüreğimi Allah aşkı kapladı.

Teveccüh eyledi âciz âşıka,
Zincirle bağladı beni mâşuka.

Bir ânda fakire ne sırlar açtı,
Kalbinin nurunu üstüme saçtı.

Aniden bayılıp yere düşmüşüm,
Nurun tesiriyle sanki ölmüşüm.

Merhamet edip beni uyandırdı,
Elimden tutup ayağa kaldırdı.

Hemen ruhum çekti sorguya beni,
Öğrenmek istedi olup biteni.

Dedi: “Mahlukla senin işin nedir?
Muhammed’le alış verişin nedir?

Niçin nur cemâle bakardın söyle?
Niçin hep yalvarıp yakardın öyle?

Bu gördüğün hayâl midir, düş müdür?
Nefsin, ölmeden önce ölmüş müdür?”

Dedim: “Ne hâl ben de bilemiyorum,
Ağlıyorum, ama gülemiyorum.

Dedi: “Âşık mı oldun bir mahluka?
Dedim: “Âşık olmak lazım Hâlık’a?

Dedi: “Bırakamaz mısın bu işi?
Pek hoş görmüyorum ben bu gidişi.”

Dedim: “Mümkün değil bunu bırakmak,
Çünkü bunu verdi o cenâb-ı Hak,”

Dedi: “Açıklarım bunu cihana”
Dedim: “Sen de taş basarsın bağrına.”

Dedi: “Ben de bu hâle hiç sabredemem,”
Dedim: “Ben de başka yere gidemem.”


Yüz sürdüm ayağına

Hep can-ı gönülden feryat ederken,
Cananım duymuş ki, geldi aniden.

Dedim: “Ey mahrem-i esrar-ı ezel.
Bu rezilin âhı değildir gazel!

Hâlimi bilmez gibi görünürsün,
Kalbimi görür de hep örtünürsün.

Üzülmem hiç, hep dökülse de kanım,
Fedâ olsun Allah için bu canım.”

Hak nasip etse de murada ersem,
Kapanıp ayağa yüzümü sürsem,

Allah bilir, yoktu muradım başka,
Hiçbir şey benzemez hakiki aşka.

Bu köleye acır diye bakardım,
Varıp, diz çöktüm, yalvarıp yakardım.

Titriyordum, sıtma tutmuş gibiydim,
Sustum hep, dilimi yutmuş gibiydim.

Hâlimi görünce mahbub-u Hudâ,
Kalbini çevirdi fakirden yana.

Dedim ki: “Anlarsın benim hâlimden,
Kurtar beni elden, tutup elimden.

Acırsın elbet bu fakir zaife,
Dedi: Sözün değil asla latife.

Ayağına aşkla yapıştım hemen,
Yüzümü, gözümü sürdüm aniden.

Gülümseyip uzaklaştı yanımdan,
Gönlü kırık bakakaldım ardından.


Sabreden derviş

Yüzümü toprağa sürüp ağlarken,
Çıkageldi yine, Muhammed hemen.

Dedi: “Niçin ağlarsın n’oldu sana?
Dedim: “Lütfet hiçbir şey sorma bana!

Çünkü söylemekle hâlim bilinmez,
Hem de bilirsin ki her şey söylenmez.

Odur bu sevdaya beni uğratan,
Odur beni gece gündüz ağlatan.

Bu dertle gideyim acep nereye,
Yol gösteren yok mu, bu avâreye?

Bana nasip olan dertlere el’an,
Kolay değil öyle bulunmaz derman.

Dua ediyorum canı gönülden,
Kalb gözüm açılsın senin elinden.”

Dedi: “Senin derdin için, neylerim?
Şimdi ne istersen onu eylerim
.

Dedim: “Lütfet, nazar eyle fakire!
Mübarek kalbini çevir kölene.

Resulün kokusu geliyor senden,
Dolaşıp gelmiştir tüm velilerden.”

Dedi: “Ola ki, Hak rahmetin saçar,
Muradını verir, kalb gözün açar.

Ezelde olunmuş sana muhabbet,
Haktan emrolundu tâlibe hizmet.

Büyükler demiş ki: Sabreden derviş,
Vuslâta kavuşup, murada ermiş.


Dedim: “Ey gönlüm çileden kaçma,
Gizle bu sırrı hiç kimseye açma!”


Resulün vârisi

Haydi durma yalvar yüce Hâlıka!
Rahmeti pek çoktur Onun mahluka.

Geceyi gündüzü yaratan Odur,
Yumurtadan civcivi çıkartan Odur.

İnsanı topraktan sudan yarattı,
Kalbleri kendine bir ayna yaptı.

Hakka hâlis iman etse bir kişi,
Onun her emrine uygunsa işi.

Bunun kalb aynası parlar böylece,
Kavuşur ledünni ilme gizlice.

Onu gören herkes cahil sanırdı,
Kalbini bilmeyen mahrum kalırdı.

Hamd olsun ki etti bana iltifat,
Köleye acıdı eyledi irşat.

Tanıttı onu bana, şükür Allah’a,
Kavuştum vâris-i Resulullaha.

Bu ihsanı görence serverimden,
Sevincimden kalktım hemen yerimden.

Reva mı efendim ayakta dura?
Kölesi küstahlık edip otura?

El bağlayıp huzurunda durayım,
Ne emrederse onu hemen yapayım.

Cihanda bulunmaz böyle bir lezzet,
Bir veliyle nasip olmuşsa ülfet.

Ayna olup bakar hep yüzümüze,
Marifetullah’tan bahseder bize.

O Resule âşık nasıl koşmaz ki?
Muhabbet denizi nasıl coşmaz ki?


Seyahatim

Bir dost bizi etti, bağına davet,
Bu güzel teklife denmez mi “evet”.

Dedi: “Kimi istersen onu da al!
Eğer arzu edersen gece de kal
!”

Alıp üç oğlumu, dördüncüsü ol,
Gece seher vakti çıkıp tuttuk yol.

Üçü canım, biri cananım idi,
Gönül sarayında sultanım idi.

Bunlar idi benim tek iftihârım,
Önümce rehber idi bu dört yârim.

Teselli bulurdum, böyle bir sözle
Muhammed bakardı neşeli gözle.

Bugün canan bana yoldaş olmuştu,
Mahzun kalbim neşe ile dolmuştu.

Dördü dört direkti gönül evine,
Onlar sağ oldukça gönül sevine.

Dolaşırlardı, dört yanımı dördü,
Çok şükür gönül bugünü de gördü.

Kuzularım ile ben de giderdim,
Onları bir çoban gibi güderdim.

Bugün Rabbim beni sevindirdi ya,
Mühim değil artık, yıkılsa dünya.

Yolda gider iken gülüp oynadık,
Bu minvâl ile dost bağına vardık.

Dostum karşıladı hürmetle bizi,
Gark etti sevince, bu beşimizi.


Bağdaki sofra

Dedem tapulamış eskiden bir dağ,
Ağaç dikip onu eylemiş bir bağ.

Sonra bağa dikmiş çeşitli yemiş,
Çoluk çocuğuyla yiyip eğlenmiş.

O bağ bizim idi dedem sağ iken,
Ağaç dikilmişti henüz dağ iken.

Bağın durumunu ben beyan edem,
Ne günler geçirdi rahmetli dedem.

Ahirete göçtü dedem, geçti çağ,
Satıldı gitti, elden ele o bağ.

O gün o bağ neşe ile dolmuştu,
Sanki ora Cennet bağı olmuştu.

Yeni açmış bağda, kırmızı güller,
Şakıyıp öterdi nice bülbüller.

Öğleye yakındı saate baktım,
Bağ damına gidip bir ateş yaktım.

Yemek yedirmenin çoktur sevabı,
Çevirip pişirdim kuzu kebabı.

Sofraya döşedim çeşitli nimet,
Şükür nasip oldu böyle bir hizmet.

Dedim: “Haydi gelin hazır yemekler,
Boşuna gitmesin bunca emekler”

Şimdi gelecek üstadım Muhammed,
Onunla bulunmak ne büyük nimet.

Çocuklar son verdiler oynamaya,
Sevinerek oturdular sofraya.

Üstadım gelmedi herkes toplandı,
Hemen yüreğime hançer saplandı.

Düşündüm, sofraya niçin gelmiyor,
Baktım gül çehresi asla gülmüyor.

Herkesin içinde mahsus bağırdım,
Üstadımı ismi ile çağırdım.

Gezip oynamaya doymadı mı ki?
Sofra hazır dedim duymadı mı ki?

Davete gelmedi acep ne vardı?
Yaralı gönlümü endişe sardı.

Dedim: “Hele bir yanına gideyim,
Niçin gelmiyor onu öğreneyim”

Kalktım hemen onun yanına gittim,
“Üstadım niçin, gelmiyorsun” dedim.

Niçin salarsın bizi intizâra,
Yoksa gücendin mi bu günahkâra?

Biliyorsun pek kusurlu insanım,
Özür diliyorum, affet sultanım.

İstersen sofraya gelmeyeyim ben,
Çocuklarımla beraber yersin sen.

Niçin sükut ettin, sesini kestin,
Yemeğe mi, yoksa bana mı küstün?

Bu hâle gönlümüz rahat değildir,
Sofraya teşrif et bizi sevindir!

Neyin varsa sonra söylersin bana,
Hepsini yapayım yemekten sonra.”

Yeter ki gel razıyım her eleme,
Sırrımızı ifşâ etme âleme!

“Hocasının sözü geçmiyor” derler,
Beni üstat sanıp alay ederler.

“Öğrencisini çok şımartmış” derler,
Zavallı hâlime bakıp gülerler.

Yalnız senin içindi bu seyahat,
Bilmem ki acep yaptım ne kabahat.

Kusurum ne ise edeyim tevbe?
Bu fakire olan himmeti kesme!

Ayağına sürem yüzüm gözümü,
Ne olur reddetme, benim sözümü!

Sorarlarsa onlara ne diyeyim?
Makul bir cevabı nasıl vereyim?

Dedi: “Başı ağrıyormuş dersiniz!
Ne var, yemeği bensiz de yersiniz!”

Dedim: ”İki gözüm, bu nasıl sözdür?
Sen olmayınca bu fakir öksüzdür.

Sensiz lokma büyür kalır ağzımda,
Hep düğümlenip kalır boğazımda”

Bütün yalvarmalar, gitti boşuna,
Çaresiz döndüm ben sofra başına.

Üstadım bakmadı hiç gözyaşıma,
Soğuk su katıldı pişmiş aşıma.


Edep ve Hayâ

Şöyle düşündüm ki kendi kendime,
Ne edepsizlik ettim efendime?

Üstadımı mahrum ettim yemekten,
Bela eksik olmaz edepsizlerden.

Evliya sohbeti keskin bıçaktır,
Edepte bir kusur feyze hicaptır.

Toplumun içinde ayıplanırsın,
Hak katında dahi, mahcup olursun.

Edep süsler bulunduğu yerleri,
Edepli olanın çoktur değeri.

Her yerde sevilir edepli olan,
Birlikte bulunur, hayâ ve iman.

Edebi olmayan murada ermez,
Sıkıntısı artar asla eksilmez.

Eğer elde olsa çeker giderdim,
Yurdumu, yuvamı hep terk ederdim.

Bir derde müptela olsa bir insan,
Yine Haktan olur, olursa derman.

Habibinin hürmetine Yâ Rabbi,
İhsan eyle, gözetelim edebi.


Hâlimi arz

Bir gün üstadımın evine gittim,
Gizlice hâlimi ona arz ettim.

Yalvarıp dedim, “Ey başımın tacı,
Nedir lütfet şu derdimin ilacı?”

Dünyanın faydasız işine daldım
Ruhun gıdasından hep mahrum kaldım

Fani dünyanın bitmez cefası
Hiç kimseye olmaz onun vefası

Firkat ateşiyle yanar, ağlarım,
Gülzârımı gözyaşıyla sularım.

Benden tahsil ettin ilim ve irfan,
Gördüğü ihsanı unutmaz insan!

Böyle söylemekle hocalık satmam,
Bendeki hakkını, yabana atmam!

Sen öğrettin bâtın ilmini bana,
İlelebet minnettarım ben sana.

Lütfun çoktur inkâr edemem şâhım,
Affet her ne ise benim günahım!

Çok şey açıkladın bana önceden,
Şimdi saklıyorsun kendini neden?

Teveccühten beni tutalı uzak,
Şeytanlar yoluma kuruyor tuzak.

Himmetindir benim bütün sermayem,
Ayaklarına yüz sürmek tek gayem.

Ancak böyle sakin olur aşk odu,
Yakıp kavuruyor bütün vücudu.

Bayram günü buluşmaya söz aldım,
Huzurundan sevinç ile ayrıldım.


Bayram günü

Ne zor idi bendeki bu intizâr,
Bayrama dek ettim hep âh ile zâr.

Sabırsızca buluşmayı beklerken,
Gece gündüz uyku gitti gözümden.

Uyumayıp hep günleri sayardım,
Ayrılık derdine derman arardım.

Gündüzleri hep çarşıya çıkarım,
Belki o geldi mi diye bakarım.

Gözlerim yaş, zihnim ise karışık,
Hiç durmadan feryat eder bu âşık.

Üstâdım bayramlık neler verecek?
Belki ayağına yüz sürdürecek.

Gelip gam haneme ümitle girdim,
Gelir diye kalbe teselli verdim.

Bir an önce gelmesini özlerim
Kapıda kulağım, yolda gözlerim

Saniyeyi birbirine eklerim
Çıkıp gelir diye her an beklerim

Hop oturup hop kalkardım yerimden,
Neler geldi, neler geçti kalbimden.

Acaba güneşim bugün doğmaz mı?
Gelip de sevince beni boğmaz mı?

Güldürmez mi sessiz ağlayanları?
Yollarına ümit bağlayanları.

İşte böyle şeyler düşünürken ben,
Kapı tak tak diye çalındı birden.

Hep çocuklar gelip gördü hâlimi,
Hepsi öptü teker teker elimi.

Nasıl görmemişim gözüm kararmış
Çocuklar arasında o da varmış.

Fark etmedim ellerimi öperken
Arkasından gördüm onu giderken.

Dedim: Aman yâ Rab bu nasıl iştir?
Gördüğüm ya hayâl yahut da düştür.

Düş ise uyumadan görülür mü?
Hayâl ise ona hiç erilir mi?

Sanki bir şimşek gibi geçip gitti,
Bayram günü beni hüzne gark etti.