ARA
SORULARLA İSLAMİYET / SESLİ
Sual: Zariyat suresi, 50. âyetinde, (Allah’a koşun [küfrü bırakıp iman edin]. Sizi, Ondan [Allah’ın azabından] korkutup uyarıyorum) deniyor. Burada, Peygamber efendimize hitaben, (De ki) ifadesi olması gerekmez miydi?
CEVAP
Kur’an-ı kerim Peygamber efendimize inmiştir. Yani muhatabı Resulullah efendimizdir. De ki denmese de, ona inince, otomatikman, böyle söyle anlamı çıkar. İmam-ı Kurtubi hazretleri buyuruyor ki:
Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, Resulullaha insanlara böyle demesini emretmiştir. (Camiu li-Ahkam)

Mealden din öğrenmeye kalkan, Kur’an-ı kerimde hata var zanneder. Bunun için İslam âlimleri buyuruyor ki:
Kur'an-ı kerimin hakiki manasını anlamak, öğrenmek isteyen, din âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlak kitaplarından hazırladığı bir ilmihal okumalıdır. Böyle bir ilmihal, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden alınmış demektir. Kur’an tercümesi diye yazılan kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların düşüncelerine ve maksatlarına esir edip, dinden ayrılmalarına sebep olur.

Mealler ve Diyanet
Sual:
Meallerde hata olur mu?
CEVAP
Prof. Dr. M.Sait Yazıcıoğlu, Diyanet İşleri Başkanı iken, 8 Ocak 1989 gün ve 01/924/008 sayılı açıklamasında (Sadece Başkanlığımızca yayınlanmış olan Kur'an-ı kerim mealinde değil diğer meallerde de, bazı hatalar bulunmaktadır) demişti.

Hiç hata olmasa bile meale "Allah kelamı" denmez. Kur’an-ı kerimin başka dillere yapılan çevirmelerine Kur'an denmez. Bunlara, Kur’an-ı kerimin meali denir. Bunlar, Kur'an diye okunamaz. Bunları, Kur'an diye okumak sevap olmaz, günah olur. İbni Hacer-i Mekki hazretleri buyuruyor ki:
(Kur’an-ı kerim tercümesini, Kur’an-ı kerim yerine okumak haramdır.) [Fetava-i fıkhiyye s. 37]

Diyanetin hazırladığı (Kur'an-ı kerim ve Türkçe Anlamı) isimli tercümenin önsüzünde deniyor ki:
Kur'an-ı kerim, Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur'an-ı kerimde muhtelif manalara gelen lafızlar vardır. Böyle bir lafzı tercüme etmek, çeşitli manalarını bire indirmek olur ki, verilen tek mananın murad-ı ilahi olduğu bilinemez.

Dinde reformcuların, (Allah’ın muradı şudur) demeleri cehaletlerini gösterir. Eğer murad-ı ilahi tek olarak anlaşılsaydı, birbirinden farklı mezhepler meydana gelmezdi. Farz Allah’ın emridir. Her çağa göre yazılacak tefsirde abdestin farzları kaç olarak bildirilecektir? Bir hak mezhebe göre açıklansa yenilik olmaz. Farklı açıklansa dini değiştirmek olur. Böyle, içinde şahsi düşünce bulunan tefsirler okunmaz.

Kur'an-ı kerim hiçbir dile, hatta Arapça’ya bile tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin bile, tam tercümesine imkan yoktur. Ancak izah edilebilir. Kur'an-ı kerimin manası tercümeden anlaşılmaz. Bir âyetin manasını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan, murad-ı ilahiyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir.

Hangi tercüme olursa olsun, hiçbir Kur'an tercümesinden din öğrenilemez. Dinini öğrenmesi için bir kimsenin eline, en uygun tercümeyi vermek, okyanus ortasında bulunan insana bir tahta parçası vermekten daha kötüdür. Çünkü bu tahta parçası ile insan sahile çıkamayacağı için ölür, imanlı ise Cennete gider. Fakat tercüme ile din öğrenmeye kalkışan, imanını kaybedip Cehenneme düşebilir.

Tercüme hataları
Sual:
Fütuh-ül-gayb’ın bir tercümesinde, (Üzerinde farz borcu olan, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Kazasını kılmadıkça, nafile namazları kabul olmaz) hadis-i şerifi, (Farz borcu varken nafile ile uğraşan, doğurmayıp düşük yapan kadına benzer) şeklinde tercüme edilmiştir. Doğrusu nasıldır?
CEVAP
Bu hadis-i şerifi şerh eden Hanefi âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi hazretleri, (Bu hadis, farz borcu olanın, sünnet ve nafilelerinin kabul olmayacağını göstermektedir) buyurup yukarıdaki meali bildirmiştir. 48. makalenin sonundaki hadis de, (Hakka isyan şeklinde mahluka koşmak yakışmaz) diye tercüme edilmiş. Halbuki doğru tercümesi, (Hâlıka isyan olan işte, mahluka itaat yoktur) yani, (Bir kimse, âmir de olsa, Allah’ın haram kıldığı bir şeyi, yap diye emrederse, onun emri yapılmaz) demektir. Yanlış tercümelere itibar etmemelidir.

Kur'an-ı kerimin tefsiri ve tevili ehli olan âlimler tarafından yapılır. Fakat kelime kelime tercümesi mümkün olmaz. Tercüme ile murad-ı ilahi anlaşılamaz. Hadis-i şeriflerin de kelime kelime tercümesi çok zaman yanlış manalara gelir. Hatta bir dildeki deyim ve atasözlerinin bile kelime kelime tercümesi çok yanlış olur. Mesela Fransızca, (Aveler les yeux), kelime anlamı, gözleri yutmak, deyim manası, yiyecekmiş gibi bakmak demektir. (De bonne guerre), kelime anlamı, iyi savaştan demektir. Deyim anlamı, kanunlara uygun demektir. (Avoir le cœur gros), kelime anlamı, büyük yüreği olmak, deyim manası, üzüntüsü olmak demektir.

Deyimlerin manaları
Türkçemizde de birçok deyimler vardır. Mesela (Göz boyamak) tabirini kelime kelime yabancı bir dile çevirirsek, gözün üstüne boya sürmek gibi bir mana çıkar. Halbuki, Türkçede göz boyamak, aldatmak demektir. (Göze girmek) gözün içine girmek değil, takdir toplamak, itibar kazanmak demektir. (Gözden düşmek) de itibarını kaybetmek demektir. Eli maşalı deyimi, el ve maşa kelimeleri ile başka dile çevrilemez. İngilizceye yaklaşık olarak kavgacı anlamına gelen quarrelsome kelimesi ile çevrilir. Eli açık deyiminde de, el ve açık kelimelerini kullanmadan, cömert anlamına gelen generous kelimesi kullanılır. Eli uzun deyimini ise, hırsız anlamına gelen thief kelimesi ile anlatmak gerekir. (To be in the soup) başı dertte olmak demektir. Kelime anlamı ise çorbanın içinde olmak demektir.

Arabi’de de çok tabirler vardır. Hadis-i şerifler çok vecizdir. Kelime kelime tercüme edilirse yanlış olur. Birkaç misal verelim!
Türkçede hırsızlık yapana eli uzun derler. Arapça’da eli uzun, cömert demektir. Hazret-i Zeyneb binti Cahş, cömert ve eli marifetli idi. Peygamber efendimiz onun hakkında, (Zevcelerim arasında, bana en önce kavuşacak olanı, eli uzun [cömert] olanıdır) buyurmuştur.

Dünya kelimesi, Türkçede, yeryüzü manasından başka, fikir ve inanç bütünlüğü manasına da gelir. (İslam dünyası) gibi. Görüş manasına gelir. (Dünyaları ayrı iki insan) gibi. Çok kalabalık manasına da, (Dünyanın insanı gelmiş) denir.

Dünya, arabide de bildiğimiz dünya manasına geldiği gibi, başka manalara da gelir. Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir. Ednâ ism-i tafdil olup mastarı dünüv veya denâettir. Birinci mastardan gelince çok yakın demektir. Mesela şu âyetteki dünya kelimesi bu manadadır:
(Biz, en yakın olan gökü yıldızlarla süsledik.) [Saffât 6]

Bazı yerlerde ikinci manada kullanılır. Mesela hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dünya [deni, alçak şeyler, haram ve mekruhlar] melundur.) [İbni Mace]

Dünya, mal, dünyalık, rızık gibi manalara da gelir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Dünya [dünya malı] bana yaklaşmak istedi. "Benden uzaklaş" dedim. Giderken, "Sen benden kurtuldun ama, senden sonrakiler benden kurtulamaz" dedi.) [Bezzar]

(Cennet anaların ayakları altındadır)
hadis-i şerifini, (Cennet, ananın rızası altındadır) şeklinde açıklamak lazımdır. Ancak bu kadar bir açıklama da kâfi gelmez. Çünkü ana-babanın gayrı meşru emirlerine de riayet edilmesi gerekeceği anlaşılır. Ayrıca bir çocuk, Müslüman olmasa; fakat ana-babasının rızasını alsa, Cennete gideceği de zannedilebilir. O halde hadis-i şerifi İslam âlimlerinin açıkladığı şekilde bildirmek lazımdır. O da şöyle: (Müslüman evlat, Müslüman ana-babanın dine uygun emirlerine riayet edip, rızalarını kazanırsa, Cenneti kazanır.)

(Eş-şer'u tahtesseyf)
ve (El Cennetü tahte zılâlissüyuf) hadis-i şeriflerini kelime kelime tercüme edersek (İslam kılıç altındadır) ve (Cennet kılıçların gölgesi altındadır) demektir. İslam kılıcın altında ne demektir? Kılıç ile atom bombası, roket, radar, füze gibi her çeşit harp vasıtaları kastedilmektedir. Müslümanlar, ekonomide, teknolojide ileri seviyede olursa, dinlerini korumuş olurlar. Yani, İslamiyet, kılıç ve diğer vasıtaların koruması altındadır. Amerika'nın, Avrupa’nın, Rusya'nın tekniğini almak lazımdır. O halde yukarıdaki hadis-i şeriflerin açıklaması şöyle olur:
(İslamiyet, kâfirlerdeki silahların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmakla sağlam kalır.)

Üç çeşit el

Sual: Araplar beyaz el, siyah el, yeşil el diyorlarmış. Bu ne demektir?
CEVAP
Bu tabirler bizde kullanılmadığı için bize lazım olmaz. Böyle deyimleri bilmek; ancak tercüme yapacaklara lazım olur.

Şu adam beyaz ellidir veya eli beyazdır demek; karşılıksız iyilik ve ihsan eder demektir
Şu adam yeşil ellidir veya eli yeşildir demek; yapılan iyiliğe mükafat verir demektir.
Şu adam siyah ellidir veya eli karadır demek; yaptığı iyiliği başa kakar, minnet ettirir demektir.

Bunları Türkçe’ye çevirirken beyaz el; kara el diye tercüme edilirse yanlış olur.

Allah’ın dinine yardım
Sual:
Bir Kur’an tercümesinde, Muhammed suresinin 7. âyetinde, (Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder) deniyor. Allah’a nasıl yardım edilir ki?
CEVAP
Aynı anlamda birkaç âyet-i kerime daha vardır:
(Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Elbette Allah, güçlüdür, galiptir.) [Hac 40]
(Allah’a ve Peygamberine yardım edenler...) [Haşr 8]

Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Allah’ın emrini aziz et, Allah da seni aziz etsin!) [Deylemi]

Kur'an tercümelerinden, meallerden, hadislerden din öğrenilmez. Yanlış anlamalara sebep olur. İslam âlimlerinin açıklaması ile birlikte okumalıdır. Fıkıh kitapları Kur'an-ı kerimin tefsirleridir. Allah’a yardım demek, Allah’ın dinine yardım demektir. Yani İslamiyet’e hizmet demektir. İslamiyet’e hizmet ise, Allahü teâlânın, Resulünün ve âlimlerin bildirdiği şekilde yapılırsa hizmet olur. Kendi anlayışına göre yapılırsa, ekseriya fitne olur.

İbrahim aleyhisselam güneşe tapmadı
Sual:
Bütün peygamberlerin peygamberlikleri bildirilmeden önce de, günah işlemedikleri malum iken, neden meallerde, İbrahim aleyhisselamın, yıldıza, aya ve güneşe "Bu benim Rabbim" dediği yazılıdır?
CEVAP
Hiçbir peygamber, peygamberliğini tebliğ etmeden önce de günah işlemez, hele Allahü teâlâya şirk koşmaz. Müşrikler gibi (Güneş benim Rabbim) demez.

Maalesef birçok tercümelerde, yıldız, ay ve güneş için (Bu benim Rabbim) diye yazılmıştır. Hiçbir açıklama yapılmamıştır. Bu bakımdan Kur'an-ı kerim tercümelerinden fıkıh, akaid gibi ilimler öğrenilmez. Sonra âyetleri açıklamak herkesin işi değildir. Kur'an-ı kerime yanlış mana verdikleri için yetmiş iki sapık fırka meydana çıkmıştır.

Tefsir-i Mazharide, Enam suresinin 76-79. âyet-i kerimelerinin açıklaması şöyle:
İbrahim aleyhisselam, yıldızları, ay ve güneş gösterip (Bu mu benim Rabbim?) diyerek bunlara tapanları ilzam etmek istemiştir. Beydavi tefsirinin Şeyhzade haşiyesinde de böyle bildirilmektedir.

Mevcut Kur'an tercümeleri içinde bir iki tanesi ancak, yıldız, ay ve güneş için (Bu mu benim Rabbim?) şeklinde tercüme etmiştir. Maalesef diğer tercümelerde (Bu benim Rabbimdir) şeklinde geçmektedir.

Tibyan’da (Acaba Rabbim bu mu?) şeklinde tercüme yapılmıştır. Ancak 76. âyetin açıklamasında tefsirlerden aldığı dört açıklama şöyle:
1- İbrahim aleyhisselam, müşriklerin cehaletlerini bildirmek için böyle söylemiştir.
2- Müşriklerin yaptıkları şeyleri başlarına kakmak, doğruyu öğretmek niyetiyle (Bunun gibi şeyden Rab mı olur? Bu mu benim Rabbim?) demek istemiştir.
3- Müşriklerin aleyhine hüccet için, (Sizce benim Rabbim bu ha) demek istemiştir.
4- (Kavmim Rabbimin bu olduğunu söylüyor) demek istemiştir.

Bu dört açıklama da İbrahim aleyhisselamın, yıldız, ay ve güneş için (Bu benim Rabbim) demediğini, yani müşriklerden olmadığını açıkça göstermektedir.
Ay veya güneş için Bu benim Rabbim demek şirktir. Halbuki peygamberler, şirk değil, günah bile işlemezler. (Feraid)

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim ne yahudi, ne de Hıristiyandı. O gerçekten Allah’ı tanıyan doğru bir Müslümandı. Müşriklerden de olmadı.) [Al-i İmran 67]

(Andolsun ki bundan önce, İbrahim’e de rüşdünü
[büluğundan önce hidayeti] verdik. [Onun buna ehil ve müstahak olduğunu] biliyorduk.) [Enbiya 51]

Bu âyet-i kerimeler de İbrahim aleyhisselamın büluğundan önce de hidayet üzere olduğunu göstermektedir. (Beydavi)

Kur'an tercümesi denilen kitapların ne kadar zararlı oldukları buradan da anlaşılmaktadır. Kelam, fıkıh ve tasavvuf gibi lüzumlu bilgileri Kur'an tercümesi denilen kitaplardan öğrenmemiz mümkün değildir. Hatta muteber tefsirlerden bile anlamamız mümkün olmaz. Lüzumlu bilgileri ilmihalden öğrenmemiz gerekir.