MEKKÎ (Muvaffak bin Ahmed)

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi, edîb. Künyesi, Ebü’l-Müeyyid veya Ebü’l-Velîd olup ismi, Muvaffak bin Ahmed bin Muhammed’dir. Aslen Mekkelidir. Harezm’de yerleşti. Mekkî ve Harezmî nisbet edildi. Arabî ilimleri, meşhûr nahiv âlimi Zemahşerî’den öğrendi.

Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerinde ve hitâbette meşhûr oldu. Harezm Câmii’nde hatîblik yaptı. Birçok talebe yetiştirdi. Nasır bin Abdüsseyyid Matrizî, ondan lügat ilimlerini öğrendi. Kıymetli eserler yazdı. İmâm-ı a’zam hazretlerinin üstünlüklerini anlatan “Menâkıb-ül-İmâm-il-a’zam Ebî Hanîfe” ve Hazreti Ali’nin menkıbelerini anlatan “Menâkıb-ı Emîr-ül-mü’minîn Ali bin Ebî Tâlib” adlı eserleri meşhûrdur. Her ikisi de basılmıştır. 568 (m. 1172) yılında Harezm’de vefât etti.

“Menâkıb-ül-İmâm-il-a’zam Ebî Hanîfe” adlı eserin, Süleymâniye Kütüphânesi Dâmâd İbrâhim Paşa kısmı 665 numarada kayıtlı nüshasının çeşitli sayfalarında şöyle buyurulmaktadır:

Ebû Hanîfe’nin ( radıyallahü anh ) uzun ömürlü, çok yaşamış ba’zı Eshâb-ı Kirâm ile görüştüğünde ihtilâf yoktur. Kendilerine yetişip gördüğü Eshâbm ( radıyallahü anh ) isimlerini bildirirken; 93 hicri) yılında vefât eden Enes bin Mâlik’i, 87 senesinde vefât eden Abdullah bin Evfâ’yı, 85 senesinde vefât eden Vasile bin Eska’yı, 88 senesinde vefât eden Sehl bin Sâide’yi ve 102 senesinde Mekke’de en son vefât eden sahâbî, Ebü’t-Tufeyl Âmir bin Vâsile’yi zikretmektedirler.

İmâm-ı a’zam hazretlerinin ileri gelen talebelerinden İmâm-ı Ebû Yûsuf ( radıyallahü anh ), hocasının şöyle dediğini nakletmektedir: “Onaltı yaşında iken, babamla beraber hacca gittim. Orada halkın etrâfına toplanarak birşeyler sorup öğrendiği mübârek bir zât gördüm. Babama onun kim olduğunu sordum. Babam, “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Eshâbından (r.anhüm) Abdullah bin Haris Zebidî’dir. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) işittiği hadîs-i şerîfleri rivâyet ediyor” dedi. Beraberce yanına gittik. O, Resûlullahın ( aleyhisselâm ): “Bir kimse fakîh olursa, Allahü teâlâ, onun özlediği şeyleri ve rızkını ummadığı yerlerden gönderir” buyurduğunu söylüyordu.”

İmâm-ı a’zam hazretleri, ilim tahsiline nasıl başladığını şöyle anlatır:

Birgün Şa’bî’nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı. “Nereye devam ediyorsun?” dedi. Ben de: “Çarşı-pazara” dedim. “Ne iş yapıyorsun demiyorum. Kimin dersine devam ettiğini soruyorum” dedi. “Hiçbir âlimin dersine tam olarak devam edemiyorum deyince; “İlmi ve ulemâ ile görüşmeyi sakın ihmâl etme! Ben senin uyanık ve canlı bir genç olduğunu görüyorum” buyurdu. Onun bu güzel nasihatleri, bende büyük te’sîr yaptı. Çarşı-pazar işlerini bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allahü teâlânın inâyetiyle Şa’bî hazretlerinin sözünün bana çok faydası oldu.”

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), fıkıh ilmini ilk tedvin edendir. Ondan önce kimse bunu yapmamıştır. Çünkü Eshâb ve Tabiîn, fıkıh ilmini bâblara ayırmadılar ve kitaplar tertîb etmediler. Onlar anlayış kudretlerine güvenirlerdi. İlmi, kalblerinde ve hafızalarında muhafaza edip insanlara yayarlardı. Onlardan sonra Ebû Hanîfe yetişti. İlmi yayılmış gördü. Sonra gelen kötü neslin onu zayi etmesinden korktu. Nitekim Peygamberimiz ( aleyhisselâm ): “Allahü teâlâ insanların elinden çekip almak sûretiyle ilmi ortadan kaldırmaz; ilim, ulemânın ölümü sebebiyle ortadan kalkar. Câhil rüesâ kalır. İlimleri olmadığı hâlde fetvâ verirler. Hem saparlar, hem sapıtırlar” buyurmuştur. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), bunun için fıkhı tedvin etti. Onu bâblara ayırdı. Kitap hâlinde kısım kısım tertîb etti. Kitâb-ı Tahâret’le başladı. Sonra namaz, sonra diğer ibâdetleri yazdı. Arkasından muamelât kısımları geldi, sonra mirasla bitirdi. Evvelâ taharetle başlayıp ve arkasından namaz kısmına geçti, çünkü mükellef olan insan, îmân edip i’tikâdını düzelttikten sonra ilk olarak namazla muhatab olur. Namaz, ibâdetlerin başıdır.

Emevîler zamanında İbn-i Hübeyre Kûfe vâlisi idi. Irak’ta kaynaşmalar başgösterdi. Irak fukahâsını kendi yanında topladı. Aralarında İbn-i Ebî Leylâ, İbn-i Şübrime, Dâvûd bin Ebî Hind gibi müctehid âlimler vardı. Her birini, mühim devlet vazîfeleri başına geçirdi. Ebû Hanîfe’yi de da’vet etti. Mührü onun eline vermek istedi. Ebû Hanîfe’nin elinden geçmeyince hiçbir emir ve fermanın hükmü olmıyacak, Beyt-ül-malden çıkan her mal Ebû Hanîfe’nin elinden çıkmış olacaktı. Ebû Hanîfe bunu kabûl etmedi. İbn-i Hübeyre: “Eğer kabûl etmezse onu döveceğim” diye yemîn etti. Diğer âlimler Ebû Hanîfe’ye ( radıyallahü anh ): “Allah aşkına, kendini tehlikeye atma, şu işi kabûl et. Biz senin kardeşleriniz, hepimiz bu işlerden nefret ediyoruz, fakat kabûlden başka çâre bulamadık, ister istemez vazîfe aldık” dediler. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), “Vâsıt mescidinin kapılarını saymak gibi basit bir vazîfeyi bile teklif etse, onu da yapmam. Nasıl olur da, bu eğır işi kabûl ederim. O, boynunu vuracağı bir adamın ölüm fermanını yazacak, ben de ona mührü basacağım ha! Vallahi böyle bir işe kat’iyen girmem!” buyurdu.

İbn-i Ebî Leylâ ( radıyallahü anh ), “Arkadaşımızı bırakalım, o haklıdır, hatâ başkasının” dedi. Ebû Hanîfe’yi ( radıyallahü anh ) hapse attılar. Ona hergün dayak attırıyorlardı. Cellâd, İbn-i Hübeyre’ye gelerek: “Bu adam kırbaçtan ölecek” dedi. İbn-i Hübeyre, “Söyle ona, bizi yemînimizden kurtarsın” dedi. O da Ebû Hanîfe’ye ( radıyallahü anh ) bunu söyleyince: “Câminin kapılarını saymamı iştese yine yapmam” dedi. Sonra o cellâd, İbn-i Hübeyre ile görüştü: “Bu mahpusa bir nasîhatçı yok mu? Mühlet istesin ki vereyim” dedi. Ebû Hanîfe’ye ( radıyallahü anh ) haber gönderdiler. O da: “Arkadaşlarımla istişâre edip, düşüneyim” dedi. İbn-i Hübeyre tahliyesini emretti. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), hapisten çıkınca atına bindi, Mekke’ye kaçtı. Bu hâdise 130 (m. 747) senesinde idi. Mekke’de yerleşti. Hilâfet Abbâsîlere geçinceye kadar orada kaldı. Ebû Ca’fer Mensûr zamanında Kûfe’ye döndü.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) Bağdad’a çağrılıp getirilmesinden bahsederken buyurdu ki:

“Halîfe, beni kadılık için da’vet etti. Ben de ona bu işe lâyık olmadığımı bildirdim. Ben: “Beyyine’nin (Delîl göstermenin) da’vâcıya, yemîn’in de da’vâlıya düştüğünü bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kâdılığa lâyık olacak kimse, senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesârette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen, beni öyle bir şeye da’vet ediyorsun ki, gönlüm ona asla râzı değil” dedim. Bunun üzerine Halîfe Mensûr: “Sen benim hediyelerimi neden kabûl etmiyorsun?” dedi. Ben de şu cevâbı verdim:

“Emîr-ül-mü’minîn, bana sırf kendi malından birşey yollamadı ki, ben onu reddetmiş olayım. Eğer kendi malından birşey gönderse idi, onu kabûl ederdim. Emîr-ül-mü’minînin bana gönderdiği hediyeler, müslümanların malından, Beyt-ül-mâl’dendir. Hâlbuki müslümanların Beyt-ül-mâl’ınde benim hiçbir sûretle hakkım yok. Ben cepheye gidip savaşanlardan değilim ki, serhadlerdeki mücâhidler gibi Beyt-ül-mâl’den hisse alayım. Mücâhidlerin çocuklarından da değilim ki, kimsesiz yavrular gibi Beyt-ül-mâl’den bir pay alayım. Fakir de değilim ki, yoksullar gibi hisse alayım!” diye cevap verdim. Bunun üzerine Halîfe: “Öyle ise makamda dur, kadılar sana gelsinler, muhtaç oldukları zaman sana sorsunlar” dedi.

İmâm-ı a’zam hazretlerinin devrindeki Dehrîlerle, bu kâinatın bir yaratıcısı bulunduğuna, îmânın zarurî olduğuna dâir yaptığı münâzara meşhûrdur. Dehrîlere şunu sorarak münâzaraya başladı:

“Bir adam size gelse ve şöyle birşey anlatsa: “Denizin ortasında bir fırtına koptu, dalgalar ve rüzgâr çarpışırken birdenbire içi çeşitli mallarla dolu bir gemi meydkna geliverdi. Kuvvetli fırtınaya rağmen bu gemi kaptansız ve tayfasız kendi kendine istikâmetini bulup hareket ediyordu” dese buna ne dersiniz. Akıl bunu kabûl eder mi?” buyurdu. “Hayır, böyle şey olmaz. Bu aklın kabûl etmeyeceği ve havsalanın almayacağı birşeydir” dediler.

“Mademki öyledir. Denizde bir geminin kendi kendine oluvereceğini ve kaptansız yüzeceğini kabûl etmiyorsunuz. Şu sonsuz âlemler, en ince nizâm üzere kurulmuş bu dünyâ, içindeki akıllara hayret verici varlıkları ve olaylarıyla kendi kendisine nasıl oluverir, bunların bir yaratıcısı, bir sahibi yok mudur?” buyurunca, Dehrîler cevap vermeyip sustular ve orayı terkettiler.

Ömer bin Hammâd bin Ebû Hanîfe anlatır: Medine’de İmâm-ı Mâlik bin Enes’le ( radıyallahü anh ) görüştüm, onun yanına oturdum, onun ilmini dinledim, ondan ayrılacağım zaman ona; “Düşmanlık yapan hasedcilerin, sana Ebû Hanîfe’yi olduğundan başka türlü tanıtmağa çalışacaklarından korkarım. Ben sana onu olduğu gibi tanıtmak isterim. Onun fikirlerini beğenirsen ne a’lâ, yoksa ondan daha iyisi varsa, onu da senden öğrenmiş olurum” dedim. O da; “Söyle dinleyeyim” dedi. Şöyle konuştuk: “Ebû Hanîfe, günahından dolayı mü’minlerden kimseye kâfir oldu demez” dedim. “Ne güzel söylemiş” dedi. “O bundan daha büyüğünü söyledi: “Kötü günahlar işlese de tekfir etmem” dedi. “İsabet etmiş ve güzel söylemiş” dedi. “Bundan daha büyüğünü söylerdi” dedim. “Nedir o?” dedi. “Bir adam taammüden, kasden günah işlese, yine tekfir etmem derdi” dedim. “Doğru söylemiş” dedi. “İşte onun dedikleri bunlardır, her kim ki sana onun sözlerinin bunlardan başka türlü olduğunu haber verirse ona kanma” dedim.

Bozuk Kaderiyye fırkası âlimlerinden Cehm bin Safvan, Ebû Hanîfe’yle konuşmak arzusiyle onun yanına geldi ve: “Yâ Ebâ Hanîfe, hazırladığım ba’zı mes’eleler üzerinde konuşmak üzere sana geldim” dedi. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), “Seninle konuşmak abestir, seninle münâkaşaya dalmak ateşe girmektir” dedi. “Sözümü dinlemeden benim hakkımda bu ağır hükmü nasıl veriyorsun?” “Bana senin öyle sözlerini ulaştırdılar ki, onları Ehl-i Kıble olan bir müslüman söylemez.” “Benim hakkımda gayba göre mi hüküm veriyorsun?” “Bunlar senin hakkında öyle meşhûr olmuş şeyler ki, avamı da, havvâsı da bunları duydu, herkes biliyor. Ben de ona göre söyledim.” “Yâ Ebâ Hanîfe, ben sana başka birşey sormıyacağım, yalnız îmânı soracağım.” “Bu vakte kadar îmânın ne olduğunu öğrenmedin mi ki bana soracaksın?” “Evet öğrendim, fakat bir şeyde şüphem var.” “Îmânda şüphe küfürdür.” “Küfrün bana hangi cihetten geldiğini beyân etmelisin.” “Sor, söyliyeyim” buyurdu. “Bana söyle bakalım, bir kimse kalbiyle Allahı tanıyor, O’nun bir olduğunu, şeriki ve dengi olmadığını biliyor, sıfatlarını tanıyor. Lisanıyla bunları söylemeden önce ölüyor. Bu kimse, mü’min olarak mı öldü, yoksa kâfir midir?” “Kâfirdir, kalbiyle bildiğini lisâniyle söylemedikçe Cehennem ehlindendir” buyurdu. “Allahı sıfatiyle bildiği hâlde neden mü’min olmuyor?” “Eğer Kur’âna inanıyor ve onu delîl olarak kabûl ediyorsan, sana onunla cevap vereyim. Eğer Kur’âna inanmıyor ve onu delîl tutmuyorsan, yine söyle, İslâm milletine muhalif olanların konuştukları tarzda konuşup sana cevap vereyim” buyurdu. “Kur’âna îmânım var, onu delîl olarak kabûl ediyorum.” “Öyleyse dinle; Allahü teâlâ, kitabında îmânı, kalb ve lisana ya’nî bu iki a’zâya bağlıyarak zikreder. Nitekim Mâide sûresi 83 ve 85. âyet-i kerîmelerde meâlen şöyle buyurulmaktadır:

“Resûle indirileni dinledikleri zaman, onların gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Zira onlar, Hakkı tanırlar ve derler ki: Ey Rabbimiz, Muhammed aleyhisselâma ve Kur’âna, îmân ettik, bizi O’nun nübüvvetine ve Kur’ânın Hak teâlânın kelâmı olduğuna şehâdet edenlerle beraber yaz.”

“Rabbimizin bizi sâlihlerle Cennete koymasını ümid ederken, biz niçin Allaha ve bize gönderilen Peygambere ve Kur’âna imân etmiyelim.”

“İşte Allah da onları, bu söylediklerinden dolayı ebediyyen içinde kalmak üzere, altından ırmaklar akan Cennetlerle mükâfatlandırdı. İyi işler işleyenlerin mükâfatı budur.”

Cenâb-ı Hak, onları, Allahı tanıdıkları ve bunu dilleriyle söyledikleri için Cennete koymaktadır. Ve onları, kalbiyle tasdik ve lisânla ikrârları yüzünden mü’minlerden saymaktadır.

Yine Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki: “Deyin ki: Biz Allaha inandık, bize inen kitaba (Kur’âna), İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya’kûb ve oğullarına indirilene, Mûsâ’ya verilen (Tevrat’a) ve Îsâ’ya verilene (İncîl’e) ve bütün Peygamberlere verilen mu’cize ve kitapların hepsine îmân ettik. Onlardan hiç birini diğerlerinden ayırmayız. Biz Allahü teâlâya tâat ve teslim üzereyiz.”

“Eğer onlar da sizin îmân ettiğiniz gibi îmân ederlerse, dalâletten hidâyete ererler.” (Bekâra sûresi 136-137)

Yine cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor: “Allahü teâlâ, mü’minleri, dünyâda da, âhırette de sabit söz ile (Kelime-i tevhîde) tesbit eder.” (İbrâhim-27)

Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) şöyle buyurur: “La ilahe illallah deyin, felah bulursunuz.” Felah bulmayı Kelime-i şehâdeti söylemeden yalnız ma’rifete bağlamıyor. Yine Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurur: “Kim ki “Allahtan başka ilâh yoktur” derse ve kalbinde de bu böyle ise, o Cehennemden çıkar.”

Allahı tanıyan Cehennemden çıkar demedi, diliyle söylemeğe bağladı.

Eğer sözle söylemek lâzım olmasa ve yalnız ma’rifet kâfi gelseydi, lisâniyle Allahı red ve inkâr eden kimse, kalbiyle Allahı bildiği vakit mü’min sayılırdı.”

Bunları dinleyince Cehm: “Benim aklıma birçok şeyler koydun. Yine gelip sana başvuracağım” dedi.

Yezîd bin Hârûn’a, fetvâ verecek kimsenin nasıl olması gerektiği soruldu, O da: “Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) gibi olması lâzımdır. Ebû Hanîfe’den daha âlim ve vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) görmedim. Birgün onu, birisinin kapısının hizasında güneş altında otururken gördüm. “Ey Ebû Hanîfe! Şu evin gölgesine gelseydiniz” dedim. “Gölgesi olan o evin sahibinde birkaç dirhem alacağım vardır. Alacaklımdan menfaat te’min etmiş olacağımdan, onun evinin gölgesine gitmedim; zîrâ hadîs-i şerîfte; “Bir kimse borç verir ve bundan bir faide beklerse, faiz olur” buyuruldu” dedi.

Fakîh Muhammed bin İbrâhim anlatan Birgün İmâm-ı a’zam hazretleri talebeleriyle otururken yanlarından bir kimse geçti, İmâm, “Şu kimse garîbdir, muallimdir ve koynunda tatlı vardır” buyurdu. İmâmın yanında olanlar o kimseye, bunları sordular, İmâmın dediği gibi çıkınca İmâma: “Bunu nasıl anladınız?” diye sordular; “Onu sağına soluna bakar, hâlinde değişmeler olduğunu gördüm. Anladım ki, bu memleketin yabancısıdır. Yine gördüm ki, yanına çocuklar gelse, onlara dikkatlice bakar, bundan muallim olduğunu anladım. Ve yine gördüm ki, koynuna sinekler giriyor, buradan, koynunda tatlı olduğunu anladım” buyurdu.

Birgün İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri hasta oldu. İmâm’a, “Ebû Yûsuf öldü” dediler. İmâm-ı a’zam haberi duyunca, “Hayır ölmedi” buyurdu. “Ölmediğini nereden bildiniz?” diye sordular. Cevâbında, “İlme çok hizmet eylemiştir, meyvelerini toplamayınca ona ölüm gelmez” buyurdu. Hakîkaten ölüm haberinin yanlış olduğu anlaşıldı. Ve ilmin meyvelerinden o kadar pay aldı ki, çok fazla zengin oldu. Hârûn Reşîd’in başkadılığını yaptı.

Ebû Ca’fer Belhî anlatır: İmâm-ı a’zam hazretleri bir mes’elenin hâllinde güçlük çekince yanındakilere, “Herhalde bir günâhım vardır” buyurur, istiğfar eder, yeniden abdest alır, iki rek’at namaz kılar, tekrar derse oturunca da, mes’eleyi hallederdi. Onun bu hâli Fudayl bin lyad hazretlerine bildirilince, “Allahü teâlâ, Ebû Hanîfe’ye rahmet eylesin. (Herhalde bir günâhım vardır) sözünü günâhının azlığından söylemiştir” buyurdu.

Süfyân bin Ziyâd Bağdadî anlatır: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe şüphelilerden kaçınmada (vera’da) çok ileri idi. Ticâretle uğraşır, manifaturacılık yapardı. Alış-verişte bir yanlışlık olmamasına dikkat ederdi. Medîne-i münevvereli bir zât Kûfe’ye gelmişti. Bir elbise satın almak istedi. Ona istediği tipteki elbiseyi Ebû Hanîfe’nin dükkânında bulabileceğini söylediler. O şahıs Ebû Hanîfe’nin dükkânına gitti. Dükkânda “İmâm-ı a’zamın ortağı vardı. Arzu ettiği elbiseyi bin dirheme satın aldı. Daha sonra işini bitirip Medine’ye gitti. İmâm-ı a’zam, ortağına o elbiseyi sordu. O da, bin dirheme Medîneli bir kimseye sattığını söyledi. Hâlbuki o elbisenin fiatı dörtyüz dirhem idi. İmâm-ı a’zam hazretleri, ortağına; “Sen benim dükkânımda insanları aldatıyorsun” deyip ondan ayrıldı. Kendisi hazırlığını yapıp Medine’ye gitti. O şahsı üstündeki elbiseden tanıyıp buldu. Câmide namaz kılmaktaydı. Ebû Hanîfe de onunla beraber namaz kıldı. Namazdan sonra o şahsa yaklaşıp: “Üzerindeki elbiseyi nereden aldın?” dedi. “Onu, Kûfe’de’Ebû Hanîfe’nin dükkânından aldım” dedi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ): “Ben Ebû Hanîfe’yim, sen bunu bendenmi aldın?” deyince o şahıs, “Hayır, senden almadım” dedi. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), “Elbisenin fiatı dörtyüz dirhem idi. Sana alüyüz dirhemini geri vereyim” dedi. Fakat o şahıs, “Ben bin dirheme bu elbiz şeyi kabûl ettim. Senin paranı alamam’? dedi. İmâm-ı a’zam hazretleri adamı ikna edip, altıyüz dirhemi geri verdi. Şüpheli bir alış-verişte malına haram karışması tehlikesinden kurtuldu.

İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri anlatır: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), tanıdığı herkese iyilik yapardı. İhtiyâcı olan herkese elli veya yüz dînâr verirdi. İnsanlar kendisine teşekkür edince çok üzülür, “Ben size birşey vermiş değilim. Sizi birşeyden faydalandırmış da değilim. Ben sâdece bana verilen şeyi emrolunan yere koyan bir bekçiyim” buyururdu. Âlimler, onun için; “Allahü teâlâ Ebû Hanîfe’yi ilim, amel, cömertlik ile donatıp, Kur’ân-ı kerîm ahlâkı ile süslemiştir” derlerdi.

Ahmet bin Muhammed Hemedânî anlatır: İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, “Hocam Hammâd bin Süleymân vefât ettiğinden beri her namazımda, babamla birlikte ona, Allahü teâlâdan af ve mağfiret diliyorum. Ben kendinden ilim öğrendiğim ve ilim öğrettiğim kimse için af ve mağfiret dilerim” buyurdu.

Bekr bin Ma’rûf anlatır: Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) buyurdu ki: “Kimseye kötülük ile karşılık vermedim. Kimsenin kötülüğünden bahsetmedim. Kimseyi kötülemedim.”

İbn-i Dâvûd buyurdu ki: “Ebû Hanîfe hakkında iki kişiden başkası konuşmaz: Biri, onun ilmini çekemeyip haset eden, diğeri de, ilimden haberi olmayan câhildir.”

Abdullah bin Mübârek’e Ebû Hanîfe’den soruldu: “Onun gibisi yoktur. Dünyalık ile imtihan olundu, sabretti. Kamçılar vurulmak sûretiyle imtihan olundu, yine sabretti. Öyleyse, onun gibi kim olabilir.”

Atâ bin Cebele buyurdu ki: “Âlimler arasında Ebû Hanîfe’den daha fazla kendisine gidip-gelinen bir âlim görmedim, o, kavminin en fakîhi, en çok şüpheli şeylerden sakınanı, namaz ve ibâdeti en çok olanı idi.”

Hasen bin Sâlih buyurdu ki: “Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ), hâlis bir vera’ya sahipti. Haramdan çok korkar, şüpheye düşmek korkusu ile mübahların birçoğunu terk ederdi.”

Ya’kûb bin Maîn buyurdu ki: “İmâm-ı a’zamın ( radıyallahü anh ) Ramazân-ı şerîf ayında altmış defa Kur’ân-ı kerîmi hatmettiği olurdu.”

İmâm-ı Züfer buyurdu ki: “İmâm-ı a’zamın vera’sının ve gıybeti terketmesinin derecesine ulaşmaktan insanlar âcizdir. Sabrı da son derece fazlaydı.”

İmâm-ı a’zam hazretleri buyurdu ki: “İlmin yere düşmesinden dolayı Allahü teâlânın hesap soracağından korkmasaydım, kimseye fetvâ vermezdim.”

Mensûr bin Haşîm anlatır: Biz Kadsiye’de, Abdullah bin Mübârek ile beraber idik. Bu sırada Kûfeli bir kimse geldi. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe aleyhinde konuştu. Abdullah bin Mübârek hazretleri ona şöyle cevap verip susturdu: “Yazıklar olsun sana! Kırkbeş sene beş vakit namazı tek bir abdestle kılan, bir gecede iki rek’at namazda Kur’ân-ı kerîmi hatmeden bir zât hakkında konuşuyorsun. Ben bütün fıkıh bilgimi Ebû Hanîfe’den öğrendim” buyurdu.

İbn-i Sâlim anlatır: “Kûfe’nin ileri gelenlerinden olan bir zât’dan duydum: “Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) dokuz sene yanımda kaldı, geceleyin onun hiç uyuduğunu görmedim” dedi.”

Yahyâ bin Nasr bin Hacib Kureşî buyurdu ki: “Babam, Ebû Hanîfe’nin ( radıyallahü anh ) arkadaşı idi. Ba’zan Ebû Hanîfe’nin yanında sabahlardım. Ebû Hanîfe’nin gece namaz kıldığını, gözyaşlarının hasır üzerine yağmur gibi boşandığını görürdüm.”

Ebû Mütevekkil buyurdu ki: “Ebû Hanîfe’ye uzun zaman komşuluk yaptım. Hiçbir gece Kur’ân-ı kerîm okumaktan geri kalmazdı. Onun her gece sabaha kadar sesini duyardım.”

İmâm-ı a’zamın oğlu Hammâd anlatır: Birgün babam mescidde oturuyordu. Mescidin tavanından büyük bir yılan düştü. Yemîn ederek söylüyorum, babam yerini değiştirmediği gibi, yerinden bile kımıldamadı. Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. Sonra; “Allahü teâlâ dilerse bize zarar vermez” deyip, sol eliyle yılanı aldı ve dışarı attı.

İmâm-ı a’zam hazretleri buyurdu ki:

“Bir kimsenin ilmi, onu Allahü teâlânın haram kıldığı şeylerden men etmezse, o kimse hüsrana uğrayanlardandır”.

“Eğer âlimler, dünyâda ve âhırette Allahü teâlânın dostu değilse, Allahü teâlânın hiçbir velî kulu yoktur.”

“Tâatlerin en büyüğü Allahü teâlâya îmândır. En büyük günah küfürdür (kâfirliktir). Kim tâatlerin en büyüğü ile Allahü teâlâya itaat eder ve en büyük günahtan sakınırsa, onun af ve mağfirete kavuşacağını umarız.”

“Kim âhırette Allahü teâlânın azâbından kurtulmak isterse, dünyâya gönül bağlamasın.”

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin, görmekle şereflendiği Eshâb-ı Kirâmdan (r.anhüm) rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerde Resûlullah ( aleyhisselâm ) buyurdu ki:

“Seni şüpheye düşüren şeyi bırak, gönlünü tırmalamıyan şeyi al?”

“Allahü teâlâ, bîçârelerin imdâdına koşmayı sever.”

“İlim öğrenmek her müslümana farzdır.”

“Bir hayra delâlet eden, onu yapan gibidir.”

“Kardeşinin başına gelene sevinme, zîrâ Allahü teâlâ onu kurtarır, seni o belâya düçâr ediverir.”

İmâm-ı a’zam hazretlerine Sümtî isminde bir kimse geldi. Basra’ya gitmek istediğini söyleyerek nasihat istedi. Ebû Hanîfe ( radıyallahü anh ) ona şöyle buyurdu: “Şunu iyi bil ki, insanlara kötü muâmelede bulunursan sana düşman olurlar, isterse kötülük yaptığın kimse annen ve baban olsun. Eğer insanlara iyi muâmele edersen, seninle akraba olmasalarda, sana annen ve baban gibi olurlar. Basra’ya girdiğin zaman, insanlar seni karşılar ve ziyâretine gelirler. Senin hakkını gözetirler. Herkesi kendi derecesinde tut. Şeref sahiplerine ikram et. İlim ehline hürmet et. Yaşlılara hürmet et. Gençlere iyi davran, insanlara yakınlık göster, tüccâra müdâra et. İyi kimselerle beraber ol. Hiç kimseyi hor görme. Sırrını kimseye söyleme. Sabırlı, tahammüllü ve güzel ahlâk sahibi ol. Göğsün geniş olsun. Namazlarına eksiksiz devam eyle. Başkasına yedir. Seni ziyâret edenin ve etmeyenin ziyâretine git. İyilik yapana da, kötülük yapana da iyilikle mukâbele et. Affa yapış, iyiliği emret. Sana, dünyâ ve âhırette faydası olmayan şeyi terk et. Kendine sıkıntı verecek herşeyi bırak. Hak ve hukuka riâyet etmekte çok dikkatli ol. Hastalanan mü’min kardeşini ziyâret et. Senin ile alâkayı kesenden alâkanı kesme, sen ona git. Sana gelene ikram et. Sana kötülük yapanı affet. Senin hakkında kötü konuşanın hakkında sen iyilik ile konuş. Onlardan vefât eden olursa, hakkını yerine getir, öde. Başına belâ ve musibet gelene ta’ziyede bulun. Senden yardım isteyene, yardım et. Mümkün olduğu kadar, insanlara olan sevginde samîmi ol. Bir mecliste bir mes’ele üzerinde konuşlurken, senin bildiğinin aksini söyleyecek olurlarsa, onlara muhalefet etme. Eğer sana bu mes’ele hakkında ne düşündüğünü soracak olurlarsa, onların söylediklerini reddetmeden, “Sizin söylediğiniz bu mes’elede, başka bir kavil daha vardır ki, o da şöyle şöyle ve delîli de şudur” dersin. Eğer onlar seni can kulağı ile dinlerlerse, hem mes’eleyi, hem de senin dereceni anlarlar. Böylece de, sana gereken kıymeti verirler ve hürmette kusur etmezler.

Sana ilim öğrenmek için gelenlere, anlayabilecekleri şeyleri öğret. Onlara nasihat et. Ba’zan onlara latife yap. Onlara zaman zaman yemek yedir. İhtiyâçları varsa, ihtiyâçlarını gider. Herbirinin ne derece ve mertebede olduklarını bil. Onların kusurlarına ve sürçmelerine bakma. Onlara yumuşak davran. Müsamaha göster. Hiçbirisine, canının sıkıldığını belli etme. Onlardan birisi gibi ol. İnsanlara kendi nefsine yaptığın muâmeleyi yap. Nefsini ve ahvâlini gözetip korumak sûretiyle hayırlı isteklerinde nefsine yardımcı ol. Sana karşı bıkkınlık ve sıkılma göstermiyen kimseye bıkkınlık ve usanç gösterme, iyi niyet sahibi ol. Doğrulukla hareket et. Kibri üzerinden at. Ahdini bozmaktan sakın. Emâneti yerine ver. Vera’ ve takvâya sarıl. Bu nasîhatıma yapışırsan kötülüklerden korunacağını umarım. Senden ayrılmak beni mahzûn ediyor. Fakat seni tanımam beni rahatlatıyor. Bizimle alâkayı kesme. Mektûp yaz. İhtiyâçlarını bana bildir.” Sonra ona harçlık verdi. Azık hazırlattı. Eşyalarını yükletti. Talebeleri ile beraber, onu Fırat kıyısına kadar uğurladılar.

İmâm-ı a’zam hazretleri, talebesi İmâm-ı Ebû Yûsuf diye bilinen Ya’kûb bin İbrâhim’e şöyle nasihat buyurdu: “Ey Ya’kûb! Sultâna hürmetli ol. Onun mertebesini gözet. Yanında yalan konuşmaktan pek sakın, ihtiyâç olmadan, olur olmaz zamanda yanına girme. Yanına çok gidip gelme, sonra yanında kıymetin düşer, seni küçük ve hafif görür. Sultâna yaklaşma. Ondan dâima uzak dur. Yoksa seni, ateş gibi yakar. Çünkü sultan, kendisi için istediğini, başkası için istemez. Sultânın yanında çok konuşma, ilim ehlinden tanımadığın birisi varken, sultânın yanına girme. Belki senin durumun ondan aşağı olur da, sen ona üstünlüğünü göstermek istersin. Bu ise sana zarar verir. Eğer sen ondan üstün isen, ilmini göstermen sebebiyle belki sana kızılabilir. Böylece insanların nazarında kıymetin düşer. Sultan sana bir işini arzederse, o işin bilgine muvafık olduğunu bilmeden kabûl etme.

İnsanların yanında, sâdece sana sorulan mes’ele üzerinde konuş. Ticâret ve dünyâ işinden, ilimle alâkalı ise konuş, yoksa, insanları dünyâya ve mala teşvik etmiş gibi olursun. Bu ise, insanların senin hakkında sû-i zan etmelerine ve kendilerinden birşey istediğini zannetmelerine sebeb olur.

Halkın arasında gülme. Fazla çarşıya çıkma. Çocuklar ile konuşup, onların başlarını okşamakta bir mahzur yoktur. Yolun ortasında halktan yaşlılarla yürüme. Eğer onlardan geride yürürsen ilmin şerefini ihmâl etmiş olursun. Yaşlılardan önde yürürsen, onlara hürmetsizlik etmiş olursun. Hâlbuki Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Büyüğümüze hürmet, küçüğümüze merhamet etmeyen bizden değildir” buyurdu. Yol ortasında oturma. Oturmak istersen, mescidde otur. Mağazalarda oturma. Çarşıda ve mescidde birşey yeme. Su satıcılarından su içme. İpek elbise giyme.

Ailenin bütün ihtiyâçlarını yerine getirmeye gücün yeteceğini iyice bilmeden evlenme. Önce ilim öğren. Sonra helâlinden mal kazan, ilim öğrenme zamanında mal kazanmak için uğraşırsan, ilim elde etmekten mahrûm kalırsın, ilimden önce evlenirsen, çoluk çocuğun olur, onların ihtiyâçlarını te’min etmek zorunda kalırsın. İlim elde etmeye ve helâlinden mal kazanmaya fırsat bulamazsın. İşinin azlığında, kalbin boş, zihnin meşgûl değilken, ilimle meşgûl ol.

Allahü teâlâdan çok kork, takvâya sarıl. Emânete riâyet et. Herkese nasihat eyle. İnsanları aşağı görme. Hem kendine, hem de başkalarına hürmetkar ol. Onların seninle olan işlerinin dışında, insanlarla fazla beraber olma. Sana bir mes’ele sormak istiyenlerin suâllerinin dışında, başka mes’elelere girme. Sonra, suâlinin cevâbında zihinleri karışabilir.

İşlerinde acele etme. İnsanların yanında Allahü teâlâyı çok an. Çünkü insanlar, bunu senden görerek, onlar da yaparlar. Namazlardan sonra kendine âdet edin. Meselâ, Kur’ân-ı kerîm okursun. Allahü teâlâyı anarsın. Sana verdiği sabır ve çeşitli ni’metler için O’na şükredersin. Her ayın belirli günlerinde oruç tut ki, insanlar senden görerek öyle yapsınlar. Fakat nefsini iyi murâkabe et ki, ibâdetlerde insanların mâsını gözetmeyesin. Nefsine güvenme, nefsine uyma. Dünyâya meyletme.”

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) Bugyet-ül-vuât cild-2, sh. 308

2) Vefeyât-ül-a’yân cild-5, sh. 371

3) Fevâid-ül-behiyye sh. 218

4) Mu’cem-ül-müellifîn cild-13, sh. 52

5) El-A’lâm cild-7, sh. 333

6) Menâkıb-ı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe,

7) Süleymâniye Kütüphânesi. D. İbrâhim Paşa kısmı. Numara: 665


www.ehlisunnetbuyukleri.com