İBN-İ ABDÜLKERÎM (Abdülkerîm-zâde Muhammed Efendi)

Osmanlı devri âlim ve şâirlerinden. İsmi, Muhammed bin Abdülvehhâb bin Abdülkerîm Rûmi olup, Abdülkerîm-zâde diye tanınır. Doğum târihi bilinmeyen Abdülkerîm-zâde, Hanefî mezhebi âlimlerindendir. 975 (m. 1568) senesi Ramazân-ı şerîf ayının yirmiyedinci gecesinde, İstanbul’da vefât etti. Kabri Edirnekapı’da, Ahmed İbni Kemâl Paşa’nın yanında idi. Boğaz Köprüsü çevre yolu yapılırken, İbn-i Kemâl Paşa’nın kabri ile birlikte on metre kadar geriye alındı.

Abdülkerîm-zâde Muhammed Efendi’nin baba ve dedeleri de âlim, âbid, fazilet sahibi zâtlar idi. Dedesi Abdülkerîm Efendi, Fâtih Sultan Mehmed Hân zamanında kadıasker ve müftî idi. Babası Abdülvehhâb Efendi de, Sultan Selim Hân zamanında defterdarlık vazîfesinde bulunmuş olup, o da âlim ve şâir bir zât idi.

Abdülkerîm-zâde, çocukluğunda ve gençliğinde, ailesi tarafından kâmil bir edeb ve terbiye ile yetiştirildi. Ahmed İbni Kemâl Paşa, Ebüssü’ûd Efendi, İsrâfil-zâde ve Çivi-zâde gibi zamanın en büyük âlimlerinden ilim öğrendi. Çok sıkı riyâzet ve mücâhedeler ile tasavvuf yolunda da ilerlemeye gayret etti. Hem zâhiri, hem de bâtınî ilimlerde yükselerek kemâle geldi.

İlim öğrenmek husûsundaki gayreti ve istidâdı ve hocalarının yüksek ihtimâm ve hassasiyeti sebebiyle, ilimde çok yüksek derecelere çıkan Abdülkerîm-zâde, zamanında bulunan âlimlerin büyüklerinden olup, etrâfa nûr ve ışık saçan bir güneş misâli parlamaya başladı. Emsal ve akranından ileride oldu. Şöhreti etrâfa yayılmaya başladı. Fıkıh, tefsîr ve kelâm gibi naklî ilimlerle birlikte; nahiv, edebiyat ve Arabî ilimlerde de yükseldi. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. Gelibolu’da Sarıca Paşa ve Edirne’de Taşlık medreselerinde müderrislik yaptı. Bu vazîfeleri asistanlık devreleri oldu.

Abdülkerîm-zâde, 951 (m. 1544) senesinde; Ebûssü’ûd Efendi ve Mirim Kösesi Muhammed Efendi tarafından çeşitli ilimlerde imtihana tâbi tutulan ilim erbâbı arasında bulundu. Bunlardan dört tanesi, diğer arkadaşları arasında ilim ve irfan bakımından çok yüksek derece alarak, muvaffakiyetle imtihanı kazandılar. Bu âlimlerden Abdülkerîm-zâde Muhammed Efendi, Kalenderhâne Medresesi’nde; Kara Abdürrahmân, Efdaliyye Medresesi’nde; Kâdı-zâde, Bursa’da Kaplıca Medresesi’nde; Vizeli Abdülkâdir Efendi, Yıldırım Hân Medresesi’nde müderris olarak vazîfelendirildiler.

953 (m. 1546) senesi Şevval ayında, İznik’de bulunan Süleymâniye Medresesi’ne müderris olan Abdülkerîm-zâde, bir sene sonra Sahn-ı semân, iki sene sonra da Sultan Selîm medreselerine müderris oldu. 958 (m. 1551) senesi başında Haleb, aynı senenin Şevval ayında Şam kadısı olarak ta’yin edildi, iki sene sonra Mısır kadılığına ta’yin olundu. Burada iki sene vazîfe yaptıktan sonra, ikinci defa Haleb kadılığına ta’yin edildi. Haleb’den sonra bir müddet Bursa kadılığı yapıp, daha sonra da Anadolu kadıaskeri olarak ta’yin olundu. Bu makamda yedi sene kaldıktan sonra 971 (m. 1563) senesi Rebî’ul-evvel ayının yirmibirinci günü tekâüd (emekli) oldu. 975 (m. 1568)’de, Ramazân-ı şerîfin yirmiyedinci gecesi vefât etti.

İlimde bir derya misâli olan Abdülkerîm-zâde Efendi, ilmiyle âmil idi. Hâfızası çok kuvvetli olup, ezberlediği birşeyi kolay kolay unutmazdı, insanlara karşı gayet yumuşak huylu, merhametli ve cömert idi. İyilik, ikram ve ihsânları dillere destan olmuştu.

Talebelerinden birisi şöyle anlatır: “Birgün meclisinde oturuyordum. Hâlinden fakir ve ihtiyâç sahibi olduğu anlaşılan bir kimse içeri girdi. Hâl lisânı ile maddî sıkıntıda olduğunu, kendisine yardım edilmesini istiyor gibi bir durumu vardı. Abdülkerîm-zâde gelen kimsenin durumunu anlayıp, âdeti olduğu üzere hizmetçisini çağırarak; “Altmış akçe getir!” dedi. Hizmetçi dalgınlıkla altmış akçe yerine altmış altın getirip arzedince, orada bulunanlar mes’eleyi bilmedikleri için, altınları görünce şaşırdılar. Abdülkerîm-zâde ( radıyallahü anh ) ihsânının bolluğundan dolayı, altmış akçeye karşı çok yüksek bir meblağ olan altmış altını geri çevirmeyip, öylece fakire verdi. Fakir, teşekkür ve duâ ederek ayrılıp gitti.”

Abdülkerîm-zâde, dînimizin her emrine hassasiyetle riâyet eder, çok mecbûr kalmadıkça müstehabları dahî terk etmezdi. Kütüphâneye abdestsiz olarak girmezdi. Allahü teâlânın isimlerini ve âyet-i kerîmeleri özel bir kalemle yazardı. Bu kalemi başka işte kullanmazdı.

Kâdı Beydâvî’nin Envâr-üt-tenzîl ismindeki tefsîrine “Tâhâ” sûresine kadar bir haşiyesi, Tecrîd’e bir haşiyesi ile, ba’zı kitaplara açıklamaları vardır. Üç dille şiir yazdı. Fakat Arabî olarak yazdığı şiirler daha mükemmeldir. İ’câz, fesahat ve belagat bakımından Arabî şiirlerinin, Türkçe ve Fârisî lisanıyla yazdıklarından daha üstün olduğu bildirilmektedir.

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) Mu’cem-ül-müellifîn cild-10, sh. 270

2) Şezerât-üz-zeheb cild-8, sh. 379

3) Esmâ-ül-müellifîn cild-2, sh. 250

4) El-A’lâm cild-6, sh. 256

5) Sicilli Osmânî cild-4, sh. 118

6) Şakâyık-ı Nu’mâniyye zeyli (Atâî) sh. 114

7) Keşf-üz-zünûn sh. 191, 380


www.ehlisunnetbuyukleri.com